top of page

30 Ağustos: Zafer Bayramı Kime Aittir?

  • Yazarın fotoğrafı: Siyasi Marka
    Siyasi Marka
  • 6 gün önce
  • 5 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.

30 Ağustos Zafer Bayramı’mız Kutlu Olsun!

 

Bir millî bayramın kime ait olduğunu anlamanın en kolay yolu, o gün kimin konuştuğuna değil, kimin susmayı kabul ettiğine bakmaktır.

 

30 Ağustos’un 104. yıl dönümüne yaklaşırken Türkiye bir kez daha Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlandığı günü kutlamaya hazırlanıyor. 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan harekât, dört gün sonra Dumlupınar’daki Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle kesin sonuca ulaşmış; zaferin resmen ilan edildiği tarih olan 30 Ağustos, 1926’da çıkarılan kanunla Zafer Bayramı ilan edilmişti.

 

Fakat millî bayramların siyasi anlamı yalnızca neyi hatırlattıklarından doğmaz. Nasıl hatırlandıkları da en az tarihsel olayın kendisi kadar önemlidir. Bu nedenle 30 Ağustos’a ilişkin asıl soru, Büyük Taarruz’un neden önemli olduğu değildir. Bunu biliyoruz. Daha zor soru şudur:

Ortak bir zafer, ortak kalmayı nasıl başarır?

 

Bir Bayramdan Daha Fazlası: Devletin Sahnesi

 

Erving Goffman, toplumsal hayatı anlamak için tiyatro metaforunu kullanırken insanların farklı ortamlarda belirli rolleri oynadığını söyler. Gündelik hayatın yanı sıra siyaset de bu tür sahnelerle doludur.

 

Millî bayramlar, devletin en dikkatle hazırlanmış sahnelerinden biridir. Anıtkabir’deki yürüyüşün sırası, devlet erkânının nerede duracağı, mozoleye çelengin nasıl bırakılacağı, saygı duruşunun ne zaman başlayacağı ve Anıtkabir Özel Defteri’nin imzalanması gibi ayrıntılar yalnızca bürokratik formaliteler değildir. Bunların tamamı siyasal bir anlam üretir.

 

Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, yüksek yargı mensupları, komutanlar ve farklı siyasi partilerin temsilcileri günlük siyasi mücadelede birbirlerinin karşısında durabilir. Fakat millî bayramın sahnesine çıktıklarında başka bir rol üstlenirler. O gün iktidarı veya muhalefeti değil, devleti ve ortak tarihsel hafızayı temsil etmeleri beklenir. Bu nedenle protokolün kendisi aslında sessiz bir siyasi iddia taşır:

 

Burada hiç kimse zaferden daha büyük değildir.

 

Millî töreni diğer siyasi etkinliklerden ayıran tam olarak budur. Bir parti kongresinde lider merkezdedir. Bir seçim mitinginde kalabalık liderin adını haykırır. Bir kampanyada kullanılan renklerden müziğe kadar bütün sembolik düzen, belirli bir siyasi aktörü görünür kılmak üzere tasarlanır.

 

Millî bayramda ise bunun tersinin gerçekleşmesi gerekir. Aktörlerin kendilerini geri çekmesi, ortak sembolün öne çıkmasını sağlar. Bu nedenle millî bayramlarda susmak da bir siyasi iletişim biçimidir.

 

Sahnenin Başrolü Kim?

 

Sorun, bu diğer siyasi toplantılar ile millî bayram protokolleri arasındaki ayrım ortadan kalkmaya başladığında ortaya çıkar.

 

30 Ağustos 2025’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki devlet erkânı Anıtkabir’de yürürken bir grup tarafından “Recep Tayyip Erdoğan”, “Reis” ve “Ümmetin umudu Tayyip Erdoğan” sloganları atıldı. CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan gruba müdahale ederek Anıtkabir’de slogan atılmasına tepki gösterdi. Daha sonra slogan atan grubun içindeki bir katılımcı, AK Parti kadın kollarının mahalle temsilcisi olduğunu ve alana kadın kollarının servisiyle geldiklerini söyledi.

 

Burada mesele birkaç kişinin slogan atmasından daha büyüktür. Çünkü sloganın kendisi sahnenin anlamını değiştirir. Bir siyasi liderin mitinginde “Erdoğan” sloganı atıldığında sahne ile mesaj arasında herhangi bir çelişki yoktur. Miting zaten belirli bir siyasi aktörün destekçilerini harekete geçirmek için düzenlenmiştir.

 

Anıtkabir’deki devlet töreninde aynı slogan bambaşka bir anlam taşır. Çünkü bu kez ortak hafızaya ayrılmış bir sahneye güncel siyasi rekabetin dili girmiş olur. Başka bir ifadeyle sorun sloganın içeriğinden önce slogan atılabilmesidir. Aynı sahnede “Özgür Özel”, “Devlet Bahçeli” veya başka herhangi bir siyasi liderin adının sloganlaştırılması da aynı problemi üretirdi. Çünkü millî bayramın ortak kalabilmesi, sahnedeki siyasi aktörlerden hiçbirinin o sahnenin sahibi gibi davranmamasına bağlıdır.

 

Bir millî ritüelin gücü, kimin en fazla görünür olduğundan değil, herkesin görünürlüğünü hangi ortak sembol karşısında sınırlandırmayı kabul ettiğinden doğar.

 

Ortak Hafızanın Mülkiyeti

 

Murray Edelman’ın sembolik siyaset yaklaşımı burada önemli bir ayrım yapmamıza yardım eder. Siyasi ritüeller yalnızca gerçekleşen olaylar değildir; aynı zamanda vatandaşlara siyasi düzen hakkında belirli anlamlar üretirler. Bir devlet töreninin açık işlevi geçmişteki bir olayı anmak olabilir. Fakat törenin düzenleniş biçimi, kimin meşru, kimin merkezde ve kimin çevrede olduğuna ilişkin başka mesajlar da üretir.

 

Bu nedenle Anıtkabir’e kimin girebildiği, kimin nerede durduğu veya hangi sloganın duyulabildiği küçük protokol ayrıntıları değildir. Bunlar sembolik sınırlar çizer.

 

Nitekim 2025’teki 30 Ağustos töreninde Anıtkabir’e gelen subay ve astsubayların isimlerinin listeler üzerinden kontrol edildiği, dört ayrı güvenlik noktasından geçirildiği ve bazı noktalarda üstlerinin arandığı haberleştirildi. Listede bulunmayan bazı askerlerin tören alanına alınmadığı da aktarıldı.

 

Elbette bir devlet töreninde güvenlik önlemlerinin bulunması olağandışı değildir. Fakat sembolik siyasette yalnızca uygulamanın amacı değil, nasıl göründüğü de önemlidir.

 

Çünkü bir tarafta belirli grupların siyasi sloganlarla sahnede görünür olabildiği, diğer tarafta törene katılacak askerlerin dahi sıkı biçimde filtrelendiği bir görüntü ortaya çıktığında güvenlik prosedürü istemeden başka bir soruyu gündeme getirir:

Bu sahneye kimin girmesine izin veriliyor?

 

Benzer bir sembolik mücadele 23 Nisan 2025’te yaşandı. CHP’nin Birinci Meclis’ten Anıtkabir’e yürüyüş talebinin Ankara Valiliği tarafından uygun görülmemesi üzerine Özgür Özel, “Ata’mızla aramızda barikat kabul etmeyiz” diyerek karara karşı çıktı ve kalabalık daha sonra Anıtkabir’e yürüdü.

 

Buradaki anlaşmazlık görünürde bir yürüyüş güzergâhı ve kamu düzeni meselesiydi. Sembolik düzeyde ise çok daha büyük bir soru tartışılıyordu: Cumhuriyet’in kurucu sembollerine kim erişebilir ve bu semboller adına kim konuşabilir?

 

Zaferi Kutlamak mı, Zaferin Sahibi Olmak mı?

 

Millî bayramların en önemli özelliği, siyasi iktidarlardan daha uzun yaşamalarıdır. Hükümetler değişir. Partiler kurulur ve kapanır. Liderler yükselir ve sahneden çekilir. Seçim sloganları birkaç yıl içinde unutulur. 30 Ağustos ise kalır.

 

Tam da bu nedenle millî bayramlar siyasi iktidarlar açısından son derece değerli sembolik kaynaklardır. Bir siyasi aktör kendisini tarihsel bir zaferle yan yana konumlandırabildiğinde, yalnızca geçmişi anmış olmaz; o geçmişin taşıdığı meşruiyetin bir bölümünü bugüne taşımaya çalışır.

 

Fakat burada ince bir sınır vardır. Devletin bir zaferi temsil etmesi ile siyasi iktidarın o zaferi sahiplenmesi aynı şey değildir. Birincisi ortak hafızayı korur. İkincisi ortak hafızayı siyasi sermayeye dönüştürür.

 

Bu ayrım yalnızca iktidar açısından da geçerli değildir. Muhalefetin de millî bayramları kendi siyasi kimliğinin doğal mülkü gibi sunması aynı sorunu başka yönden üretir. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in veya Millî Mücadele’nin belirli bir siyasi partinin sembolik mülkiyetine dönüştürülmesi, bu değerleri savunuyor görünürken onların ortaklaştırıcı niteliğini daraltabilir.

 

Çünkü ortak sembollerin paradoksu tam olarak budur:

 

Sembollere sahip çıkmanın en iyi yolu, bazen onların sahibi olmaya çalışmamaktır.

 

30 Ağustos Nasıl Kutlanmalı?

 

Belki de cevap, Zafer Bayramı’nın ne kadar görkemli kutlanacağında değil, kutlamanın merkezine kimin yerleştirileceğinde saklıdır.

 

30 Ağustos bir hükümetin, bir muhalefet partisinin veya bir siyasi liderin zaferi değildir. Hatta 1926’da Zafer Bayramı Kanunu TBMM’de görüşülürken bile zaferin yalnızca orduya mal edilmesine itiraz edilmiş, milletin katkısının da bayramın kapsamına yansıtılması istenmişti.

 

Yüz yıl sonra aynı ilkenin farklı bir biçimini korumak gerekiyor. Millî bayramlarda siyasi aktörlerin görevi kendilerini görünür kılmak değil, ortak hafızanın görünür olabileceği alanı açmaktır. Bu nedenle Anıtkabir’de kimin daha fazla alkışlandığı, hangi liderin adının daha yüksek sesle söylendiği veya hangi partinin daha fazla insan taşıdığı bir güç göstergesi sayılamaz.

 

Tam tersine, bunların hiçbirine ihtiyaç duymamak devlet geleneğinin gücünü gösterir. Çünkü millî bayramların belki de en önemli siyasi işlevi, toplumun yılda birkaç günlüğüne bile olsa başka türlü davranabileceğini göstermesidir. İktidarın iktidar olmaktan, muhalefetin muhalefet olmaktan vazgeçmediği; fakat her ikisinin de kendilerinden daha eski ve daha büyük bir hikâyenin içinde yalnızca geçici aktörler olduklarını kabul ettiği birkaç saat.

 

30 Ağustos’un 104. yılında sorulması gereken soru bu nedenle zaferin ne kadar büyük olduğu değildir. Bunu tarih zaten cevapladı.

 

Asıl soru, o zaferin hafızasının hâlâ hepimize ait olup olmadığıdır.

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page