"Ahmakça Bir Hata": Trump'ın NATO ile Bitmek Bilmeyen Hesabı
- Deniz Dede

- 4 gün önce
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 gün önce

28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail, "Operation Epic Fury" adı verilen ve ilk 12 saatinde 900'e yakın hava saldırısından oluşan ortak bir askeri harekât başlattı. Bu ilk dalgada İran'ın Yüce Lideri Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey yetkili hayatını kaybetti; İran ise bölgedeki ABD üslerine, İsrail'e ve Körfez ülkelerine karşılıklı füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla yanıt verdi. Operasyonu stratejik açıdan daha da çarpıcı kılan husus ise şuydu: saldırılardan yalnızca bir gün önce, 27 Şubat'ta, Umman Dışişleri Bakanı İran'ın nükleer zenginleştirilmiş uranyum stoklarını mümkün olan en düşük düzeye indirmeyi kabul ettiğini açıklamış; barışın "kucak mesafesinde" olduğunu duyurmuştu. Müzakere masasının bu denli ani ve dramatik biçimde paramparça edilmesi, pek çok müttefik başkenti için zaten başlamadan yitirilen bir diplomatik momentumun simgesi hâline geldi.

Savaş bugün en az 12 ülkeye yayılmış durumda ve Hürmüz Boğazı —küresel petrol ticaretinin can damarı— fiilen abluka altında. Global petrol fiyatları, İran'ın boğazdaki gemilere yönelik saldırıları nedeniyle yüzde 40 ila 50 oranında fırlarken küresel petrol tüketiminin yüzde 20 ila 30'unun geçtiği bu dar su koridoru, savaşın en kritik ekonomik cephesine dönüşmüş durumda. İlk 96 saatte ABD önderliğindeki koalisyon 35 farklı tipte yaklaşık 5.197 cephane harcadı; uzmanlar bu dört günün cephane maliyetini yalnızca ikmal bedeli üzerinden 10 ila 16 milyar dolar olarak hesaplıyor. Savaşın ağır mali faturası, Trump'ın müttefiklerden destek talep etmesinin arka planını da açıklamaktadır; ancak bu talebin biçimi ve dili, işte bu noktada son derece önemli hâle gelmektedir.
Donald Trump'ın NATO'ya yönelik tutumu, sıradan bir ittifak tartışmasının çok ötesine geçmiş durumdadır. Hürmüz Boğazı krizinin yarattığı gerilim ortamında Trump'ın "ahmakça bir hata yapıyorlar ama onlara ihtiyacımız yok" şeklinde özetlenebilecek çelişkili söylemi, yüzeysel okunduğunda kaba bir diplomatik çıkış gibi görünebilir. Oysa bu cümle, derininde son derece ciddi bir stratejik patolojiyi barındırmaktadır: büyük güç siyasetinde kapsayıcı sistemlerin işlevini anlamamak ya da anlamayı reddetmek.
NATO, salt bir askeri ittifaktan ibaret değildir. 1949'dan bu yana varlığını sürdüren bu yapı, aynı zamanda müzakere kültürünün, yük paylaşımının ve kolektif meşruiyetin kurumsal çerçevesidir. Bir üye devlet tek başına alamayacağı kararları bu çerçeve içinde alabilmekte; diplomatik angajmanlarda "NATO desteği" ifadesi başlı başına bir güç çarpanı işlevi görmektedir. Trump'ın bunu görmezden gelmesi —ya da daha doğru bir ifadeyle, bunu işe yaramaz bürokrasi olarak okuması— Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin inşa mantığına köklü bir itiraz niteliği taşır.
Fakat asıl sorun burada başlamaktadır. Trump, NATO'yu işlevsiz ilan ederken onun yokluğunda ne önerdiğine bakıldığında, ortada tutarlı bir alternatif değil; geçici, gayri resmi ve coğrafi açıdan son derece sınırlı bir koalisyon taslağı vardır. Trump yönetiminin Hürmüz koalisyonuna İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avustralya, Kanada, Körfez ülkeleri ve Ürdün'ü dahil etmek istediği öğrenilirken pek çok ülkenin yanıtı "kesinlikle hayır" oldu. Açıklanan liste birkaç gün içinde somutlaştırılamadı. Bu, bir strateji değil; bir PR manevrası görünümündedir.

Kapsayıcı sistemlerin işlevi, tam da bu tür belirsizlik anlarında belirginleşir. NATO gibi çok taraflı yapılar, ortak karar alma mekanizmaları ve kurumsal bellek aracılığıyla üye devletleri belirsizlik karşısında bir arada tutar. Bir üye "bu bizim savaşımız değil" dediğinde bile sistem devreye girer; tartışma yapısal zemine çekilir, bireysel ret kararlarının önü diplomatik kanallarla açılmaya çalışılır. Trump'ın tasavvur ettiği geçici koalisyon modelinde ise böyle bir mekanizma yoktur. Her ülke kendi ulusal çıkarına göre hareket eder; bugün "evet" diyen yarın kapıyı kapatır. Japonya, Avustralya, Polonya, İsveç ve İspanya'nın savaş gemisi göndermeyeceklerini açıklamaları, Trump'ın "çok sayıda ülke yolda" açıklamasından günler sonra da liste yayımlanamaması, bu kırılganlığın somut yansımasıdır.
Almanya Başbakanı Merz, BM'den, AB'den ya da NATO'dan gerekli mandayı almadan ve önceden herhangi bir istişare yapılmadan başlatılan bu savaşta Almanya'nın askeri olarak yer alamayacağını açıkça ifade etti. Almanya Savunma Bakanı Pistorius'un "biz başlatmadık" açıklaması ya da İngiliz Başbakan Starmer'ın "daha geniş bir savaşa çekilmeyeceğiz" ifadesi, NATO'nun çökmekte olduğunun değil; kapsayıcı sistemlerin doğasının teyididir. Bu sistemler, üyeleri arasında süregelen bir müzakere gerilimi barındırır; zira meşruiyet, zorla değil rızayla inşa edilir. Trump bu dinamiği bir zafiyet olarak okumakta, oysa tam da bu müzakere kapasitesidir ki ittifakı uzun vadede tutarlı kılmaktadır. Tek taraflı baskıyla sağlanan katılım, ilk ciddi krizde dağılır; ortak karar alma süreci neticesinde varılan mutabakat ise çok daha dirençlidir.
AB Dışişleri Bakanları da Brüksel'de bir araya gelerek Hürmüz'deki Aspides deniz misyonunun kapsamını genişletmeme kararı aldı. Bu karar, Trump'ın ittifakı tehdit etmesinin değil; ittifak üyelerinin meşruiyet zeminini koruma refleksinin ürünüdür. Nitekim AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın "Hürmüz'ün açık kalması bizim çıkarımızadır" demesiyle eş zamanlı olarak Aspides'in genişletilmesini reddetmesi, bu ayrımı gözler önüne sermektedir: çıkarların ortaklığı, operasyonların koşulsuz ortaklığı anlamına gelmez.
Ekonomik boyuta gelindiğinde, tablo stratejik açıdan daha da kritikleşmektedir. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, Hürmüz geriliminin yalnızca askeri bir kriz olmadığını; küresel enerji sistemini doğrudan etkileyen bir ekonomik istikrarsızlık faktörü olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu tür krizlerde ABD'nin güvenilir ortaklara ihtiyacı yalnızca askeri değil, siyasi ve diplomatik düzeyde de keskin biçimde artmaktadır. NATO üyelerinin kendi kamuoylarına ve parlamentolarına hesap vermek zorunda olduğu gerçeği göz önüne alındığında, katılım için meşruiyet zemini ancak çok taraflı çerçevelerle sağlanabilir; Trump'ın telefon diplomasisi bunu ikame edemez.
Çin boyutu ise bu tabloya ayrı bir katman eklemektedir. Xi Jinping ile planlanan görüşmenin ertelenmesi tesadüf değildir. Çin'in "tüm taraflar askeri operasyonlara son vermeli" çağrısı, Washington'ın Pekin'i yapıcı ortak olarak konumlandırma beklentisini açıkça çürütmüştür. Köprüleri yakılmış NATO ile alternatif koalisyonu kurulamamış, Çin desteği ise reddedilmiş bir ABD, gerçek anlamda tek kalmaktadır. Trump, "NATO'yu her zaman tek yönlü bir cadde olarak değerlendirdiğini" Truth Social'da açıklarken Iran'ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde imha edildiğini öne sürerek artık müttefik desteğine ihtiyaç duymadığını iddia etti. Ancak bu iddianın kendisi de derin bir çelişkiyi barındırmaktadır: eğer zafer gerçekten yakınsa, müttefiklerin katılımını bu denli ısrarcı bir üslupla talep etmek neden gereklidir?
Bu sorunun yanıtı, meselenin yalnızca askeri değil, siyasi ve tarihsel bir boyutu olduğunu ortaya koymaktadır. Savaş, Ocak 2026'daki İran protestolarının kanlı biçimde bastırılması, uzun süredir devam eden nükleer müzakereler ve ABD'nin bölgedeki kademeli askeri yığınağı gibi birbiriyle iç içe geçmiş dinamiklerin üstüne inşa edildi. Bu kadar karmaşık bir jeopolitik denklemde tek taraflı hareket etmenin maliyeti, yalnızca o anki operasyonla sınırlı değildir. Sonrası için ödenen fatura çok daha ağırdır: geride müzakere zemini kalmaz, meşruiyet boşluk bırakır, ve bölgesel denge üzerindeki diplomatik kaldıraç belirsizleşir.

Sonuç olarak Trump'ın NATO karşıtı tutumu, yalnızca bir ittifakı zayıflatmakla sınırlı bir mesele değildir. Çok taraflılığın yarattığı kolektif kapasite ve meşruiyet zeminini, yetersiz bir yedekle ikame etmeye çalışmaktır. Kapsayıcı sistemlerin gücü, tam da onları rahatsız edici kılan özelliklerinde yatar: müzakere zorunluluğu, ortak karar alma, siyasi maliyet paylaşımı. Bu özellikler birer engel değil; büyük güç siyasetinde sürdürülebilirliğin temel koşullarıdır. NATO olmaksızın Hürmüz'ü açmak belki mümkündür; ancak bu operasyonun uluslararası hukuk önünde meşruiyetini, sonrasında oluşabilecek deniz güvenliği mimarisindeki ABD ağırlığını ve uzun vadede bölgesel denge üzerindeki diplomatik kaldıracı kim taşıyacaktır? Geçici koalisyonların bu soruya yanıtı yoktur. Ve tarih, bu tür soruların yanıtsız kaldığı dönemleri genellikle düzenin değil, kaosun kazandığı dönemler olarak kayıt altına almıştır.



Yorumlar