Budapeşte'den Ankara'ya Bakarken: Macaristan Seçimlerinin Türkiye İçin Anlamı
- Siyasi Marka

- 12 saat önce
- 5 dakikada okunur
İmamoğlu, seçim gecesi sosyal medyadan şunu yazdı: "Macaristan seçmeni otokrasiye karşı demokrasiyi seçti. Türkiye'de de aynısı olacak."
Birkaç kelime. Ama içinde pek çok soru var.
Macaristan seçimlerinin Türkiye için ne anlama geldiğini doğru okuyabilmek için önce yanlış sorudan uzaklaşmak gerekiyor. "Bu seçim Türkiye'ye benziyor mu?" sorusu, analitik açıdan verimsiz. "Bu seçim Türkiye için ne açıyor?" sorusu ise gerçekten tartışmaya değer. İki sorunun cevabı birbirinden çok farklı.
"Otokrasi" Karşılaştırmasının Tuzağı
Macaristan tartışması Batı'da başlar başlamaz Türkiye kaçınılmaz olarak devreye giriyor. Avrupa Parlamentosu Macaristan'ı 2022'den bu yana "seçimsel otokrasi" olarak tanımlıyor. Batılı analistlerin kullandığı aynı çerçeve — medya kontrolü, yargı bağımlılığı, seçim mühendisliği — zaman zaman Türkiye için de gündeme getiriliyor. Ve şimdi, Orbán'ın seçimsel otokrasisi sandıkta yıkılınca bu karşılaştırma hem muhalefet siyasetçileri hem de Batılı yorumcular tarafından hızla devreye sokuldu.
Bu karşılaştırmanın sorunlu olduğunu görmek için iki ülkenin yapısal farklılıklarını görmek yeterli. Orbán'ın Macaristan'ı, Avrupa Birliği üyesi, NATO üyesi, Schengen bölgesinde yer alan küçük bir Orta Avrupa devletiydi. Fidesz'in inşa ettiği sistem, AB kurumsal baskısının tam ortasında şekillendi ve nihayetinde bu baskılar altında kırıldı; dondurulmuş AB fonları, Avrupa Parlamentosu kararları ve uluslararası gözlem mekanizmaları sistemin üzerinde sürekli baskı oluşturdu. Türkiye ise AB üyesi değil, NATO içinde farklı bir stratejik ağırlığa sahip, nüfus ve ekonomik boyut olarak tamamen başka bir ölçekte. Bu iki ülkeyi aynı çerçeveye oturtmak, farklı bağlamlardaki siyasi sistemlere aynı etiketi yapıştırmanın yarattığı analitik bir kısayoldur.
Bunun siyasal iletişim açısından okunması daha ilginç. Türkiye muhalefeti için Macaristan hikâyesi güçlü bir anlatı malzemesi sunuyor: on altı yıllık yerleşik bir iktidar, yapısal avantajlarına rağmen sandıkta yenildi. Georgetown Üniversitesi'nden R. Daniel Kelemen'in PBS'e yaptığı açıklamada bu noktayı netleştirdi: Orbán'ın sistemi rekabetçi otokratik bir yapıydı ama seçimler yine de yapılıyordu ve yeterince büyük bir oy farkı bu sistemi aşabildi. Bu bir umut anlatısı olarak işe yarıyor — özellikle sandığın sonuç üretip üretemeyeceğinden emin olmayan seçmen kitleleri için.
Ama anlatının işlevi ile gerçekliği arasındaki mesafe dikkatli okunmalı. Bir seçim metaforunu siyasi kampanyaya dönüştürmek başka, iki ülkenin koşullarının gerçekten karşılaştırılabilir olduğunu iddia etmek başka bir şey.
Avrupa Aşırı Sağa mı Kayıyor? Gerçek Tablo Daha Karmaşık
Macaristan'ı Avrupa'nın daha geniş siyasi tablosuna oturtmak şart; çünkü hem "Avrupa kurtarıldı" hem de "bu münferit bir hadise" yorumları eşit ölçüde yanıltıcı.
Gerçek şu: 2025 Ağustos'unda tarihte ilk kez Avrupa'nın üç büyük ekonomisinde — Almanya, Fransa ve İngiltere — aşırı sağ partiler eş zamanlı olarak anketlerin başına geçti. NBC News bu gelişmeyi belgeliyor. Almanya'da AfD yüzde 26 ile CDU'nun önüne geçti. Fransız Le Pen hareketi 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir aday. İngiltere'de Farage'ın Reform UK partisi yükselişte. European Council on Foreign Relations'ın Ocak 2026 analizine göre aşırı sağ partiler şu anda AB'nin altı üye devletinde iktidar ortağı ya da iktidar; dokuz ülkede ise iktidara yakın konumda.
Ama aynı dönemde şunlar da yaşandı: Mart 2026'da Fransa'nın Marsilya, Lyon ve Paris'inde yerel seçimlerde solun ve merkez bloğun kazandığı görüldü; RN bu şehirlerde tutunmayı başaramadı. Slovenya'da liberal Başbakan Golob sağcı Janša'yı yendi. İtalya'da Meloni, kendi anayasa reformunu referandumda kaybetti — seçmenler yüzde 53,5 hayır dedi. Al Jazeera'nın Mart 2026 tarihli analizinde Georgetown Üniversitesi'nden Gábor Scheiring'in tespiti bu tabloyu özetliyor: "Durum gerçekten karmaşık; temiz bir anlatı satan herkes aşırı basitleştiriyor."
Scheiring bu tabloyu "illiberal sarkaç" olarak tanımlıyor: aşırı sağ yükseliyor, tökezliyor ve siyasi merkez geçici olarak zemin kazanıyor. Ama yapısal faktörler — ekonomik durgunluk, reel ücretlerdeki düşüş, konut krizleri, göç endişeleri — değişmiyor. Yani Macaristan münferit bir hadise değil; ama Avrupa'nın aşırı sağdan kurtulduğuna dair bir sinyal de değil. Polonya 2023 ve Macaristan 2026 aynı örüntüyü işaret ediyor: illiberal sistemler geri döndürülemez değil, ama koşullar elverişli kaldığı sürece bu sistemlerin zemin kaybı da kalıcı değil.
Türkiye İçin Jeopolitik Açılım: AB Ekseninin Yeniden Canlanması
Muhalefet retoriğinin ötesinde, Macaristan seçiminin Türkiye için somut jeopolitik sonuçları var.
Birincisi, AB'nin iç uyumu değişti. Orbán on altı yıl boyunca AB içindeki tek tutarsız NATO ve AB üyesi rolünü oynadı. Ukrayna yardımlarına veto, Rusya yaptırımlarına direniş, Brüksel ile sürtüşme — bunların tamamı Türkiye'nin AB ile ilişkisini dolaylı olarak etkileyen bir ortam yaratıyordu: Orbán'ın varlığı, "kurallara uymayan NATO üyesi" çerçevesini Türkiye için çok daha belirgin kılıyordu. Al Jazeera'nın Eurasia Group analistiyle yaptığı görüşmede Orsolya Raczova şunu belirtiyor: Orbán'ın yokluğuyla birlikte şimdiye kadar onun gölgesinde kalan başka AB üyeleri artık kendi tutumlarını açıkça savunmak zorunda kalacak. Avrupa'daki bu yeniden dengelenme Türkiye'nin müzakere alanını doğrudan etkiliyor.
İkincisi, Magyar hükümetinin öncelikleri. Tisza'nın seçim bildirgesi, AB ile tam uyum, Avro bölgesine 2030'da katılım hedefi ve Rusya'dan enerji bağımlılığının azaltılması içeriyor. Bu tablo Türkiye'nin hem enerji diplomasisi hem de AB ilişkileri açısından daha katı bir komşu çevre anlamına geliyor. Öte yandan Macaristan'ın AB fonlarının serbest bırakılması, yeniden aktif bir Orta Avrupa aktörü ortaya çıkarır; bu da Türkiye'nin hem ihracat hem de diplomatik temas açısından muhatap alabileceği daha güçlü bir ortak demektir.
Üçüncüsü, Dışişleri Bakanı Rubio'nun Nisan ortasında Avrupa'ya İran yaptırımları konusunda baskı uygulaması bekleniyor. Macaristan'ın AB içindeki veto bloğunun ortadan kalkması, bu baskının etkisini artırıyor. Türkiye'nin İran ile ikinci ve üçüncü taraf ticareti bu yeni denklemi dikkate almak zorunda.
Batılı Anlatı ile Türkiye'yi "Vurma" Çabası
Atlantic Council'ın seçim sonrası yaptığı analizde Max Bergmann, Orbán'ın kaybını şöyle çerçeveledi: "Bu seçim, küresel aşırı sağın model olarak inşa ettiği, seçilmiş otokrasinin mümkün olduğuna dair anlatısı için ciddi bir darbedir." Bu cümle dikkatli okunmalı. "Seçilmiş otokrasi" kavramı, CSIS'ten akademisyenler ve pek çok Batılı think tank tarafından hem Orbán hem de başka liderler için kullanılan bir analitik çerçeve haline geldi. Ve bu çerçeve kimi zaman Türkiye üzerine de uygulanıyor.
Buradaki analitik sorun şu: Orbán Macaristan'ı 2010-2026 arasında dönüştürdü. Bu dönüşüm AB Parlamentosu kararlarına, uluslararası gözlem raporlarına ve nesnel ölçüm araçlarına — V-Dem, Freedom House, Reporters Without Borders — konu oldu ve sıralama değişimleri kayıt altına alındı. Herhangi bir ülkeye "otokrasi" etiketinin yapıştırılabilmesi için aynı ölçüm mekanizmalarının aynı yöntemi tutarlı biçimde uygulaması gerekiyor. Ancak bu kavramın siyasi söylem içinde nasıl kullanıldığına bakıldığında, zaman zaman analitik kesinlikten çok retorik hedefleme amacıyla devreye sokulduğu görülüyor. Macaristan seçimi bu kavramı görünür kıldı; ama aynı zamanda bu kavramın farklı ülkelere nasıl uygulandığını sorgulamak için de bir fırsat sunuyor.
Türkiye'nin bu tablodaki tutumu nüanslı olmak zorunda. Hem kavramı körü körüne reddetmek hem de her karşılaştırmayı meşru kabul etmek aynı ölçüde entelektüel tembellik.
Asıl Soru: Bu Dalga Türkiye'de Ne Anlam Taşıyor?
Macaristan seçimi tek başına Türkiye siyasetini değiştirmiyor. Ama üç şeyi değiştiriyor.
Birincisi, Türk muhalefetin kullanabileceği uluslararası anlatı malzemesini güçlendiriyor. "Uzun süreli tek adam iktidarları sandıkta yenilir" argümanı, Polonya 2023 ve Macaristan 2026 ile iki somut örneğe kavuştu. Bu siyasal iletişim açısından küçük bir şey değil.
İkincisi, Avrupa içindeki denge değişimi Türkiye'nin AB ile ilişkisinin yeniden biçimleneceği bir ortam yaratıyor. Orbán veto bloğu kalktı; birlik içindeki uzlaşı zemini farklılaşacak. Bu hem Türkiye'nin aleyhine işleyebilir hem de yeni diplomatik temas noktaları açabilir — bağlama göre.
Üçüncüsü, Avrupa'nın aşırı sağ yükselişi henüz bitmedi. Fransa 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine, İtalya parlamento seçimlerine ve Almanya'nın AfD ile bitmeyen gerilime bakınca, Scheiring'in "illiberal sarkaç" metaforu gerçekçi görünüyor. Dolayısıyla Türkiye'nin muhatap alacağı Avrupa'nın kim olduğu, önümüzdeki birkaç yıl içinde ciddi ölçüde değişebilir. Bunun öngörülemeyen boyutları, öngörülebilir olanlardan daha fazla.
İmamoğlu'nun cümlesi — "Türkiye'de de aynısı olacak" — siyasi motivasyonu açısından anlaşılır. Ama siyasal analizin işi farklı: aynısının olup olmayacağını değil, farklı koşullar altında ne olabileceğini sormak. O soruya Budapeşte, net bir cevap vermiyor. Sahaya ışık tutuyor, ama Türkiye'nin sahası başka.



Yorumlar