Ceuta: Avrupa’nın Afrika’daki Sınırı Neden Bir Anda AB’nin Sorunu Oldu?
- Deniz Dede

- 2 gün önce
- 6 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.
Bir sınırın nerede başladığını haritaya bakarak anlayabilirsiniz. Sınırın kime ait olduğunu görmeniz için ise genelde çıkan bir krizi beklemeniz gerekir.
30 Temmuz 2026’da bunun en çarpıcı örneklerinden biri Ceuta’da yaşandı. Fas tarafından on binlerce insan yüzerek, dalgakıranları aşarak veya kara sınırındaki geçiş noktalarına yönelerek Kuzey Afrika’daki İspanyol şehrine ulaşmaya çalıştı. İlk 24 saatte İspanyol tarafına geçenlerin sayısının 49 bini aştığı tahmin edildi; sonraki değerlendirmelerde kitlesel geçişe katılanların toplamı yaklaşık 72 bin olarak verildi. Geçiş sırasında İspanya ve Fas tarafında en az 96 kişi hayatını kaybetti. Krizin ardından büyük bölüm geri döndü veya geri gönderildi; haftalar sonra Ceuta’da kalanların sayısı 5 ila 8 bin civarındaydı.
Yaklaşık 84 bin nüfuslu bir şehir açısından bu, sıradan bir düzensiz göç hareketi değildi. Fakat Ceuta krizini siyasi iletişim açısından ilginç yapan yalnızca sayıların büyüklüğü değildir. Birkaç gün içerisinde sınırın ne anlama geldiği de değişti. Ceuta Afrika’daydı. İspanya’ya aitti. Fakat kriz başladığında mesele artık yalnızca İspanya’nın sınır güvenliği değildi. Avrupa’nın sınırı tartışılıyordu.
Bir Şehir Ne Zaman Avrupa Olur?
Ceuta’nın bugünkü konumu zaten başlı başına sıra dışıdır.
Şehir 1415’te Portekiz tarafından ele geçirildi. 1580’de Portekiz ile İspanya’nın aynı hükümdar altında birleşmesinin ardından İspanyol siyasal alanına girdi; 1668 Lizbon Antlaşması’yla Portekiz, Ceuta üzerindeki İspanyol egemenliğini resmen tanıdı.
Bugünkü hukuki statüsünün temelini ise 1995 tarihli Ceuta Özerklik Statüsü oluşturuyor. Statünün ilk maddesi Ceuta’yı açık biçimde “İspanyol ulusunun ayrılmaz bir parçası” olarak tanımlıyor.
Fas’ın yaklaşımı ise farklı.

Fas; Rabat, Ceuta ve Melilla üzerindeki egemenlik iddiasından vazgeçmiş değil. Nitekim krizden iki hafta sonra Fas Adalet Bakanı Abdellatif Ouahbi konuyu yeniden gündeme getirdiğinde Madrid’in cevabı son derece net oldu. İspanya Savunma Bakanı Margarita Robles, şehirleri “son derece İspanyol” olarak nitelendirdi; Dışişleri Bakanlığı ise ülkenin toprak bütünlüğünün müzakereye açık olmadığını açıkladı.
Dolayısıyla Ceuta yalnızca Afrika kıyısındaki bir İspanyol şehri değildir. Aynı anda üç farklı siyasi coğrafyanın kesiştiği bir alandır. Coğrafi olarak Afrika’dadır. Egemenlik açısından İspanya’nın parçasıdır. Sınır siyaseti açısından ise Avrupa Birliği’nin dış sınırlarından biridir. 30 Temmuz’da kırılgan hale gelen şey de tam olarak bu üçlü konumdu.
Hareket Eden Göçmenler Değil, Sınırın Anlamıydı
Krizin ilk saatlerinde yaşananlar Ceuta ve Madrid’in problemi gibi görülebilirdi. Fakat çok kısa süre içinde başka Avrupa başkentleri de hareket etmeye başladı. İtalya, İspanya’dan hava veya deniz yoluyla gelen AB dışı vatandaşlara yönelik seçici sınır kontrollerini bir aylığına yeniden devreye soktu. Kararın Ceuta’daki kitlesel geçiş nedeniyle alındığını açıklayan Giorgia Meloni hükümeti bunu ulusal güvenlik gerekçesiyle savundu. Roma aynı zamanda Fransa ile Fransa-İtalya sınırındaki kontroller konusunda koordinasyonunu artırdı.
Bu kararın fiili etkisinin ne kadar büyük olacağı ayrı bir tartışmadır. İtalya ile İspanya arasında kara sınırı dahi bulunmuyor ve krizin ilk günlerinde Ceuta’ya girenlerin büyük bölümü kısa sürede Fas’a döndü. Fakat siyasi iletişim açısından kararın önemi başka yerdeydi. Ceuta’daki sınır hareketliliği, Ceuta’dan binlerce kilometre uzaktaki bir ülkenin sınır politikasını değiştirebilmişti.
Buradaki mekanizma önemlidir. Avrupa entegrasyonu yalnızca insanların üye devletler arasında daha serbest hareket etmesini sağlamadı. Aynı zamanda bir üye devletin dış sınırındaki kırılganlığın diğer devletler tarafından kendi güvenlik problemi olarak algılanabileceği ortak bir alan oluşturdu.
Bu nedenle Ceuta’ya ulaşan bir kişinin Paris’e, Roma’ya veya Berlin’e gerçekten gitmiş olması gerekmiyordu. Bunun mümkün olduğuna inanılması yeterliydi. Sınır böylece yalnızca insanların geçtiği fiziksel bir çizgi olmaktan çıktı. Bir beklentiye dönüştü.
Bir Sınır Dışarıdan Ne Kadar Korunabilir?

Ceuta krizinin Avrupa açısından daha önemli tarafı ise birkaç gün sonra ortaya çıktı. AB Göç Komiseri Magnus Brunner, Avrupa Parlamentosu’ndaki değerlendirmesinde Ceuta örneğine doğrudan atıfta bulunarak, Birliğin sınır kontrolünü komşu bir devletin işbirliğine ve “iyi niyetine” fazla bağımlı hale getirmesinin Avrupa’yı kırılganlaştırdığını söyledi.
Bu açıklama, Ceuta krizinin yalnızca göçmen sayılarıyla ilgili olmadığını gösteriyor. Asıl mesele Avrupa’nın sınırını kimin koruduğudur. Avrupa Birliği uzun süredir dış sınırlarındaki göç hareketlerini kontrol altında tutabilmek için komşu ülkelerle işbirliği yapıyor. Bunun mantığı anlaşılabilir. İnsanların AB sınırına ulaşmadan önce hareketliliğinin yönetilmesi hem maliyeti düşürüyor hem de sınır üzerindeki baskıyı azaltıyor.
Fakat bu sistem başka bir bağımlılık yaratıyor. Sınırı fiilen koruyan aktör, sınırın sahibi olmayabiliyor. Ceuta örneğinde AB toprağı ile Afrika arasındaki hareketliliğin kontrol edilmesinde Fas’ın sınır güvenliği kapasitesi belirleyici hale geliyor. Sistem çalıştığında bu ilişki fazla görünür değildir. Çalışmadığında ise Avrupa sınırının ne ölçüde Avrupa’nın kontrolünde olduğu sorusu ortaya çıkar. Brunner’ın açıklamasındaki kırılganlık tam olarak budur. Sorun yalnızca sınırdan insanların geçebilmesi değildir. Sorun; sınırın işleyebilmesi için başka bir devletin işbirliğine ihtiyaç duyulmasıdır.
Göç Bir Dış Politika Aracına Dönüşebilir mi?
Bu noktada daha tartışmalı bir soru ortaya çıkıyor. Bir devlet, göç hareketlerini başka bir devlete karşı siyasi baskı aracı olarak kullanabilir mi? Ceuta açısından bu sorunun geçmişi bulunuyor.
Mayıs 2021’de yaklaşık 8 bin kişinin kısa süre içerisinde Ceuta’ya geçmesi, İspanya’nın Polisario Cephesi lideri Brahim Gali’yi COVID-19 tedavisi için ülkeye kabul etmesinin ardından yaşanmıştı. Fas sınır görevlilerinin denetimleri gevşetmesi iki ülke arasındaki diplomatik krizle birlikte değerlendirilmiş ve göçün devletlerarası baskı aracı olarak kullanılabileceği tartışmasını yeniden gündeme taşımıştı.
Kelly Greenhill’in Weapons of Mass Migration çalışmasında geliştirdiği “coercive engineered migration” kavramı bu tür vakaları anlamlandırmak için önemli bir çerçeve sunuyor. Greenhill’e göre devletler ve bazı devlet dışı aktörler nüfus hareketlerini oluşturabilir, teşvik edebilir veya yönlendirebilir; ardından ortaya çıkan insani ve siyasi maliyeti hedef devletten taviz elde etmek amacıyla kullanabilirler.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu kavramın mevcut olması, 2026 Ceuta krizinin Fas tarafından planlanmış bir operasyon olduğunu göstermez. Bugün elimizde 30 Temmuz’daki kitlesel hareketliliğin Rabat tarafından bilinçli biçimde oluşturulduğunu kanıtlayan yeterli veri bulunmuyor. Dolayısıyla Ceuta’yı doğrudan “göç silahı” olarak tanımlamak, eldeki verinin izin verdiğinden daha ileri bir iddia olur. Fakat siyasi açıdan önemli olan başka bir şeydir: Böyle bir ihtimalin inandırıcı hale gelmiş olması. 2021 deneyimi nedeniyle Avrupa ve İspanya açısından sınır kontrolündeki ani bir gevşeme artık yalnızca idari başarısızlık olarak okunmuyor. Arkasında siyasi bir irade bulunup bulunmadığı da sorgulanıyor.
Bu değişim önemlidir. Çünkü bir göç hareketi başka bir devletin stratejik davranışı olarak okunmaya başladığı anda, sınırdan geçen insanlar da yalnızca bireysel göç kararları veren kişiler olarak algılanmamaya başlar. Bir devletin olası niyetinin taşıyıcılarına dönüşürler. İnsani mesele böylece güvenlikleştirilir.
Algı, Kanıttan Önce İşlev Kazanabilir
Bu noktada Ceuta vakasının ilginç tarafı, siyasi etkinin mutlaka gerçek bir “göç silahlandırması” operasyonuna ihtiyaç duymamasıdır. Zira devletlerin davranışlarını yalnızca karşı tarafın gerçek niyetleri belirlemez. O niyetlere ilişkin beklentileri de belirler. Fas’ın sınır kontrolünü siyasi amaçla bilinçli biçimde gevşettiğini düşünelim. Bu durumda klasik bir zorlama stratejisinden söz etmek mümkün hale gelir.

Fakat bunun tam tersini düşünelim. Kitlesel hareketlilik merkezi bir karar olmadan ortaya çıkmış olsun. Eğer Madrid, Roma veya Brüksel yine de olayın arkasında Fas’ın siyasi iradesi bulunabileceğine inanıyorsa, sonuçların bir bölümü değişmeyebilir. Sınır kontrolleri artırılır. Diplomatik açıklamalar sertleşir. Göç güvenlik gündeminin parçası olur. Fas’ın gelecekte benzer bir hareketliliği kullanabileceği ihtimali dış politika hesaplarına dahil edilir. Bu nedenle uluslararası siyasette bazen bir aracın gerçekten silah olarak kullanılması ile silah olarak kullanılabileceğine inanılması arasındaki fark beklenenden daha küçüktür.
Ceuta’da önemli olan da yalnızca Fas’ın ne yaptığı değildir. Avrupa’nın Fas’ın ne yapabileceğine ilişkin düşüncesidir.
Egemenlik Ulusal, Kırılganlık Kolektif
Ceuta krizinin Avrupa siyaseti açısından asıl öğretici tarafı burada ortaya çıkıyor. Normal zamanda Ceuta’nın statüsü konusunda Madrid son derece nettir. Şehir İspanya’nın parçasıdır. Egemenliği tartışmaya açık değildir. Fas’ın talepleri kabul edilmez. Sınır İspanyol devletinin sınırıdır. Fakat kriz başladığında aynı çizginin siyasi anlamı genişler. Artık “Avrupa’nın dış sınırı” korunmaktadır. Brüksel’den dayanışma beklenir. Diğer Avrupa devletleri kendi sınır politikalarını gözden geçirir. Avrupa Komisyonu sınır yönetimindeki yapısal kırılganlığı tartışmaya başlar. Buradaki paradoks açıktır. Egemenlik ulusaldır, fakat kırılganlığı kolektiftir. Ceuta’nın statüsünü belirleme hakkı Madrid’e aittir. Fakat Ceuta sınırındaki kontrol kaybının sonuçları yalnızca Madrid tarafından taşınmaz. Avrupa entegrasyonunun sınır siyaseti açısından yarattığı temel gerilimlerden biri de budur.
Üye devletler topraklarından vazgeçmezler. Fakat sınırlarının sonuçlarını paylaşırlar. Bu nedenle Ceuta’daki kriz, İspanya’nın toprak bütünlüğü ile Avrupa’nın ortak sınır rejimini aynı anda görünür hale getirdi.
Avrupa’nın Sınırı Nerede Başlıyor?

Bir haritada Avrupa ile Afrika arasındaki ayrım oldukça nettir. Cebelitarık Boğazı iki kıtayı birbirinden ayırır. Fakat siyasi sınırlar coğrafi sınırlar kadar basit çalışmaz.
Ceuta bunun en açık örneklerinden biridir. Afrika kıtasındadır. İspanya’nın egemenliğindedir. Avrupa Birliği’nin parçasıdır. Ve sınırındaki bir hareketlilik Roma’nın kontrol kararını, Brüksel’in göç politikasını ve Madrid-Rabat ilişkilerini aynı anda etkileyebilir.
Dolayısıyla Ceuta krizinin bize gösterdiği şey yalnızca Avrupa’nın Afrika’da bir toprağı olduğu değildir. Daha önemli olan, Avrupa’nın sınırlarının artık tek bir devlet tarafından tamamen anlamlandırılamamasıdır. Bir sınırın hukuken kime ait olduğu sorusunun cevabı kolay olabilir. Ceuta İspanya’nındır. Fakat o sınırın kırılması halinde ortaya çıkacak siyasi sonuçların kime ait olduğu sorusunun cevabı çok daha karmaşıktır. Çünkü ortak hareket alanı kurulduğunda sınırlar da birbirinden tamamen bağımsız kalamaz.
Afrika kıyısındaki küçük bir şehir birkaç saat içinde İtalya’nın sınır politikasını değiştirebiliyor, Avrupa Komisyonu’nun sınır güvenliğine ilişkin yaklaşımını tartışmaya açabiliyor ve Madrid ile Rabat arasındaki egemenlik meselesini yeniden gündeme taşıyabiliyorsa, Ceuta artık yalnızca İspanya’nın sınır şehri olarak okunamaz. Ceuta’nın egemenliği İspanya’ya aittir. Fakat kırılganlığı Avrupa’ya yayılır.
30 Temmuz’da Avrupa’nın Afrika’daki sınırında hareket eden yalnızca insanlar değildi. Bu sırada hareket hâlinde sınırın siyasi anlamı da yürümekteydi.



Yorumlar