Doğrunun Subjektifliği ve Politik Etkisi Üzerine
- Deniz Dede

- 6 Kas
- 7 dakikada okunur

“Doğru” kelimesi, hem gündelik hayatın sıradan sohbetlerinde hem de felsefenin en ağırbaşlı tartışmalarında karşımıza çıkan enteresan bir kavram. Enteresan, çünkü bu “doğru” kavramı, iki alanda da —yani felsefi tartışmalarda da sıradan sohbetlerde de— sıklıkla kullanılır. Fakat bu kullanımlar, neredeyse hiçbir zaman aynı kasıt üzerine değildir. Yani bir sohbet üzerine söylenen “bu doğrudur” ifadesi, farklı bir bağlamda tekrar ortaya çıktığında “bu doğru değildir” ifadesine dönüşmek durumunda olabilir. İşleri daha da karıştırırsak; “bu doğrudur” ifadesinin bile yığınla koşula bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
“Bu doğru değil”, “Doğru olanı yapmalısın”, “Bu bilgi doğru mu?” gibi yüzlerce ifade, aslında hayatın her alanında “doğru”ya bir referansla yaşadığımızı gösterir. Ama basit bir soruyla felsefi tartışmalar da sıradan sohbetler de içinden çıkılmaz bir hâl alır: Doğru nedir?
Doğrunun Tanımı Üzerine
Doğru, çoğu zaman “gerçekle uyuşan”, “hakikate uygun olan” ya da “ahlaki olarak yapılması gereken” olarak tanımlanır. Bu kısmen doğrudur. Fakat burada “doğru” olanı belirleyen iki ayrı düzlemin varlığından söz etmek gerekir: Bilgi olarak doğru tanımlaması ve ahlaki olarak doğru tanımlaması. Burada “bilgi nedir?” ya da “ahlak nedir?” gibi sorulara girmek mümkün değil, aksi hâlde bu yazıyı bir makaleden çok bir kitap gibi ele alma ihtiyacı doğardı. Bu sebeple —şimdilik— bu tartışmaları es geçiyorum. Farklı bağlamlarda zaten bu kavramları ve daha fazlasını tartışacağız.
Dikkate almamız gereken birinci durum, epistemolojik doğruluk; yani bir ifadenin gerçeklikle uyuşması. “Su 100 derecede kaynar” cümlesi, belli şartlarda bilimsel olarak doğru kabul edilir. “Belli şartlarda” ifadesinin altını çizmek gerekir elbette. Bu şartlar da her halükarda epistemolojik incelemeye tabidir. İkinci durum ise etik doğruluk; “Birine yalan söylememelisin” gibi ahlaki kurallarla ilgili. Tabii ki, “etik nedir?” sorusu bugünün konusu değil.
Her iki durumda da doğruya ulaşmak kolay değildir. Çünkü bilgi de, etik de, insanın bakış açısına, kültürüne, inançlarına ve deneyimlerine göre şekillenir. Yani “doğru”nun kendisi bile, sabit ve nesnel olmaktan ziyade, çoğu zaman subjektiftir. Bu subjektifliği “duygusallık” olarak algılamamak gerekir elbette. Burada bahsi geçen subjektiflik, az önce verdiğimiz “su 100 derecede kaynar” örneğinin, deniz seviyesinde doğru kabul edilirken, yüksek rakımlı bir noktada eksik ya da yanlış olarak değerlendirilmesiyle sonuçlanması hadisesidir.
Gerçek mi, İnanç mı?
Doğrunun subjektifliği tartışılırken, sıkça karşılaşılan bir karışıklık vardır: Bir “şey” gerçekten doğru olabilir, ya da o şey birine “doğru gelebilir”. Bir şeyin doğru olması ile birine doğru gelmesi aynı şey değildir. Burada inançlar devreye girer. İnsanlar çoğu zaman kendi inançlarını “doğru” olarak görür. Ama burada sorun şudur: İnançlar kişisel olabilir, fakat gerçekler kişisel değildir. En azından idealde böyledir. Bu “ideal olan” tartışmasına Platon dahil edildiğinde işler biraz daha anlaşılır olur, ancak bu da subjektif bir değerlendirme olacağından salt Platon’dan bahsedilip geçilmesi de mümkün olmaz.

Bir başka örnek, “Dünya düzdür” diyen biri olabilir. Bu söylem, onun inancı olabilir. Fakat bu inanç, Dünya’nın gerçekten düz olduğunu göstermez. Ancak burada da dikkat etmek gerekir: Bu “doğru” bildiğimiz şeyin bile tarih boyunca değiştiğini gördük. Bilim tarihi, eskiden doğru kabul edilen bilgilerin, daha sonra yanlışlandığı örneklerle doludur. Pek tabii, yine bile bu “bir şeyin doğru gelmesi” ile “bir şeyin doğru olması” arasındaki farktan bir şey eksiltmez.
Perspektifin Doğru Olana Etkisi
Doğrunun subjektifliğini en net biçimde gösteren alanlardan biri ahlaktır. Örneğin bazı toplumlarda bireyin ailesiyle yaşaması, evlenmeden önce ayrı eve çıkmaması saygı ve bağlılık göstergesi olarak görülürken; başka toplumlarda bireyin erken yaşta bağımsızlaşması, kendi kararlarını özgürce alması teşvik edilir. Bunlardan hangisi doğru olarak kabul edilmelidir?
Bu noktada “kültürel görelilik” devreye girer. Her kültür kaçınılmaz olarak kendi doğrularını yaratır, çünkü değer yargıları, tarihsel tecrübeler, dini inançlar ve sosyal yapı, farklı coğrafyalarda, farklı toplumlarda, hatta birbirlerine fiziksel olarak ne kadar yakın olurlarsa olsunlar farklı evlerde bile değişiklik gösterir. Bu da “doğru”nun evrenselliğini sorgulatır.
Fakat burada tehlikeli bir uç nokta vardır: “Herkesin doğrusu kendine” anlayışı. Bu anlayış, tüm ahlaki ve epistemolojik tartışmaları anlamsız hale getirme tehlikesi taşır. Günümüzde en yaygın anlayış budur aslında. Kişisel görüşün her şey olduğu, ortak iradeyle belirlenmiş kararların bile “farklı bir görüşten ibaret” olarak yorumlandığı bir düşünce, hatta inanç biçimidir bu. Eğer her şey kişisel görüşten ibaretse, o zaman kimse kimseye “yanlış yapıyorsun” diyemez. Bu da kaçınılmaz olarak adalet, hak, sorumluluk gibi kavramları zayıflatır. Sıradan bir “doğru” kavramının nelere sebep olabildiği burada ağır bir biçimde belirginleşiyor.
Postmodern Etki: Hakikatin Dağılması
20. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle postmodern düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte “doğru” fikri ciddi bir darbe aldı. Burada aslında modernleşme çabaları ile karşımıza çıkan “bireyselleşme” kavramının son derece etkili olduğunu belirtmek gerekir. Bu dönemde hakikatin parçalandığı, evrensel doğruya olan inancın sarsıldığı bir düzlem meydana geldi. Bu noktada gerçekliğin ve “gerçek olanın” bile bir anlatıdan ibaret olduğu düşünülmeye başlandı.

Bu durumun sonucu, “herkesin kendi gerçeği vardır” anlayışının yükselmesi oldu elbette. Sosyal medyada sıkça karşılaşılan “Benim gerçeğim bu (this is my reality)” ifadesi, aslında bu postmodern kırılmanın günlük dile yansımasıdır. Ama bu anlayış da beraberinde şu soruyu getiriyor: Gerçekten herkesin kendi doğrusu olabilir mi, yoksa bu sadece sorumluluktan kaçmak için arkasına saklanılan bir perde mi?
Doğrunun Sorumluluğu
Bir şeyin “doğru olduğunu düşünmek”, sadece entelektüel bir mesele değil, aynı zamanda etik bir sorumluluktur. Doğru bilgiye ulaşmak isteyen birinin, araştırması, sorgulaması, ön yargılarını gözden geçirmesi gerekir. Aynı şekilde, ahlaki doğrularla hareket eden birinin de hesap verebilir olması gerekir. Tabii ki epistemolojik olarak ulaşılmak istenen doğrunun “mutlak doğru” olması gerektiği ve pek tabii mutlak doğruya ulaşmanın pratikte mümkün olmadığı tartışmasını burada es geçmek gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta mutlak doğruya ulaşmak değildir; mutlak doğruya ulaşma amacı için çabalamaktır.
Subjektif doğruların bir tehlikesi de şudur: İnsanlar kendi doğrularını savunurken, başkalarının haklarını çiğneyebilir. “Benim inancıma göre bu doğrudur” diyerek ayrımcılık yapan, şiddeti meşrulaştıran örneklerle her gün karşılaşıyoruz. Bu durum tabii ki kaçınılmaz olarak düzensizliği tetikliyor ve “doğru” tanımlamalarının her geçen gün birbirlerinden biraz daha uzaklaştığı ve herkesin kendi doğrusuna sıkı sıkı sarıldığı bir kaos ortamına yol açıyor. Ön yargılar, bir noktadan sonra “yeni doğrular” hâlini alıyor. Bu da kutuplaşmayı beraberinde getiriyor ve başkalarının haklarının çiğnenmesini kendi içinde “meşru” hâle getiriyor. Bu yüzden, “doğru”nun subjektif boyutu kadar, sınırları da önemlidir demek gerekir. Herkesin kendi doğrusu olabilir elbette, fakat bu doğrular bir arada yaşamanın temelini sarsmamalıdır.
“Ortak Doğru” Mümkün mü?
Subjektif olarak “doğru"nun ayrıştırıcı etkisinden söz ettik. Yeni soru: Tamamen öznel doğrularla yaşanan bir dünyada, ortak bir zeminde buluşmak mümkün mü?
Bu soruya verilecek cevap, aslında yaşamak istediğimiz toplumun türüne bağlı. Eğer özgürlükçü, adil, birlikte yaşamaya uygun bir toplum istiyorsak, bazı temel doğrular üzerinde kolektif bir uzlaşmaya varmak zorundayız. Bu doğrular; insan hakları, eşitlik, ifade özgürlüğü, şiddet karşıtlığı gibi temel ilkeler olabilir.

Bu tür doğrular, ne tamamen objektif ne de tamamen subjektiftir. Ortak akıl ve deneyimle, diyalogla, tarihsel süreç içinde oluşurlar. Yani doğru, bazen “inşa edilen” bir şeydir. Buradaki tüm ifadeleri açıklamak gerekebilir. Burada inşa edilen “doğru”, tamamen objektif değildir; çünkü içine doğduğu toplumun değerlerini yansıtmak zorundadır. Fakat bu “doğru”, tamamen subjektif de değildir; bunun sebebi, yukarıda bahsi geçen bireyselliğin etkisinin azaltılmış ve yerine toplumsallığın getirilmiş olmasıdır. Yani burada topluma ait bireylerde bulunan her görüşün kapsanması durumu söz konusu değildir, bu zaten mümkün de değildir. Burada olan, toplumu oluşturan bireylerin —en azından asgari düzeyde— ortak iradeleri ile bir tür “kolektif doğru” meydana getirmeleridir.
Politik Bir Araç Olarak “Doğru”
Doğrunun subjektifliği, yani herkesin kendi bakış açısından doğruyu tanımlaması, felsefi ya da sosyolojik olduğu kadar politik de bir meseledir. Çünkü siyaset, yalnızca güç ve iktidar mücadelelerinden ibaret değildir; aynı zamanda bir gerçeklik kurgulama savaşıdır. Bu nedenle, doğru ve yanlışın sınırları siyasette sadece etik değil, stratejik anlamlar da taşır.
Modern demokrasilerde siyasi aktörler; kitleleri mobilize etmek, kendi gündemlerini meşrulaştırmak ve muhalefeti etkisizleştirmek için “doğru” algısını şekillendirme gücüne büyük önem verirler. Bu bağlamda, “doğru” olan şey, çoğu zaman kimin daha etkili anlattığına göre değişebilir. Gerçeklik, kamuoyunun zihninde yeniden üretilir.
Hakikat Sonrası (Post-Truth) Dönemde Doğrular
Özellikle son yıllarda, “hakikat sonrası” (post-truth) olarak adlandırılan politik iklimde, duyguların, inançların ve kimliklerin objektif verilerden daha etkili olduğu görülmektedir. Seçmenler, verilere değil, duygusal olarak kendilerini yakın hissettikleri anlatılara güveniyor. Bu durum, politikacıların “subjektif doğrular” üretmesini hem kolaylaştırıyor hem de teşvik ediyor.
İstatistik ile ölçülebilecek bir örnek ile açıklık getirelim. Bir lider, ekonomik veriler olumsuz bir tablo çizse dahi “her şey yolunda” diyebilir ve bu söylem —yeterince tekrarlanırsa— kitlesi tarafından hakikatmiş gibi içselleştirilebilir. Burada doğru, artık ölçülebilir bir gerçeklik olmaktan çıkar, politik sadakatin ürünü haline gelir.
Bunun tam tersi de mümkündür elbette. Bir lider olumlu seyreden herhangi bir veriyi, kendi kitlesine “olumsuz” olarak lanse edebilir. Tabii bu lider tipi genelde muhalefettedir, amacı da iktidar üzerinde baskı yaratmak ve seçim atmosferinde üzerinde durduğu “doğru” ile daha fazla oy alabilmektir.
Bu iki durumun da ortak sonucu olarak seçmen kitlesi, doğru olanın ne olduğuna odaklanmaz. “Odaklanamaz” demek tabii ki daha doğru olur, zira halihazırda sözüne itibar ettiği biri ısrarla aynı şeyi tekrarlıyorsa, seçmenin bir daha bilginin doğruluğunu araştırmaya ihtiyaç duymaması oldukça doğaldır. Bu noktada doğru, artık kendi ifadesini mutlak doğruymuş gibi lanse edecek şekilde konuşma yapabilen, hitabeti en güçlü olanı takip edecek ve “onun doğrusu” ile hareket edecektir.
Medya, Algı ve Doğru İnşası

Doğrunun subjektifliğini besleyen en güçlü araçlardan biri de medyadır. Televizyon kanalları, radyolar ve gazeteler, bugün bile hâla doğru bilgi edinebilmek için başvurulması gereken kaynaklar olarak görülmekte. Bu durum sosyal medya ile daha da derin, daha da içinden çıkılmaz bir hâl almıştır diyebiliriz. İçinde bulunduğumuz sosyal medya çağında, her birey kendi doğrularını pekiştiren bir “bilgi baloncuğu” içinde yaşar. Algoritmalarla daha da kapalılaşan ve adeta birer açık hava hapishanelerine dönen bu sistemlerde kullanıcılar, çoğunlukla kendi görüşleriyle birebir uyuşan paylaşımları görürler ve bunlarla etkileşime girdikleri için aynı tipte paylaşımlar görmeye devam ederler. Bu durum, kamusal alanda ortak bir gerçekliğin oluşmasını imkânsız kılarken, kutuplaşmayı derinleştirir. Her siyasi grup, kendi doğrularını mutlak hakikat gibi sunar ve karşıt görüşleri ya “yalan” ya da “manipülasyon” olarak damgalar. Kendi kitleleri halihazırda sosyal medyanın kendi görüşlerini yansıtan bölümünde yer aldıkları için karşıt görüşlerin doğruluğunu sorgulama ihtiyacı hissetmezler; öyle ki pek çoğu karşıt bir görüşün var olduğundan bile habersizdir.
İktidar ve Doğruyu Tanımlama Hakkı
Tüm bunlar, Michel Foucault’nun “hakikat rejimi” kavramını hatırlatır. Foucault’ya göre, hakikat dediğimiz olgu, bir toplumda iktidar ilişkileri içinde inşa edilir. Yani doğru olan, sadece “gerçek” olduğu için değil, aynı zamanda söyleme egemen olan kesim tarafından dile getirildiği için doğrudur. Bu bağlamda, doğruyu tanımlama hakkı, bir iktidar aracıdır.
Bu nedenle siyasette “doğru”, sabit bir referans noktası olmaktan ziyade, uğruna savaş verilen bir alandır. Farklı ideolojiler, yalnızca farklı politikalar değil, farklı gerçeklikler de sunar. Bu gerçekliklerin hangisinin galip geleceği ise çoğu zaman kimin daha etkili konuştuğuna, kimin daha iyi hikâye anlattığına bağlıdır. Gündelik yaşamda da sıklıkla rastlanılan, aynı konu üzerinde dile getirilen birden fazla “doğru”nun varlığına ve bu farklı doğruların mutlak doğru olduğunu karşı tarafa kabul ettirebilmek için girişilen mücadelelere sebep olan temel faktör budur. İktidarı elinde bulunduran, “doğru” olanı belirleme hakkına sahip olur.
Sonuç: Doğruya Ulaşmak Bir Yolculuktur

“Doğru nedir?” sorusu, net bir cevabı olmayan ama sorulması gereken bir sorudur. Çünkü bu soru, bizi düşünmeye, sorgulamaya, kendimizi ve başkalarını anlamaya zorlar. Doğru, bazen bulduğumuz bir şeydir; bazen de inşa ettiğimiz. Bazen tek bir gerçeğe indirgenebilir; bazen çoklu gerçeklikleri kabul etmemiz gerekir. Ama her durumda, “doğru”nun peşinde olmak, insan olmanın temelidir. Halihazırda bahsettiğimiz üzere asıl amaç doğrunun kendisi değildir. Asıl amaç, doğru olanı ararken geçirdiğimiz araştırma ve sorgulama süreçleridir.
Doğruya ulaşmak, bitmeyen bir yolculuktur. Bu yolculukta sabit olan tek şey, sürekli düşünmek zorunda olduğumuzdur. Çünkü sorgulanmayan doğrular, en büyük yanlışlara dönüşme potansiyeli taşır.
Değindiğimiz bir diğer kısım olan politik etkiler ise, yine “doğru” olarak lanse edilenin sürekli sorgulanması ile azaltılabilir. Sorgulanmayan doğrular, politik gücü elinde bulunduranın “doğru” olanı da belirleme gücüne sahip olmasından dolayı yanlış yönlendirilmeye açık hâle gelecektir. Bu da, bireylerden başlayarak toplumun üzerinde uzlaştığı kolektif “doğru” kavramının değişime uğramasına kadar gidecek büyük kırılımlara yol açma potansiyeli taşır.







Yorumlar