Enkazın Ortasında Çizgi Film: Normal Hayat Ne Zaman Direnişe Dönüşür?

Bir toplumu ayakta tutan şey yalnızca hayatta kalan insan sayısı değildir. Toplumu ayakta tutan şey insanlıktır. Mesele hayatta kalmak değil, toplumun "hayatta tutabildiği" parçalarıdır.

Arkada yıkılmış bir şehir. Görünürde tek bir sağlam bina bile yok. Ortada yalnızca geçici barınaklar, önlerinde de masum çocuklar var. Bu enkazın ortasında, çocuklara eğlenceli bulacakları bir aktiviteyle orada bulunan büyükleri, bir projeksiyondan perdeye Aslan Kral çizgi filmini yansıtmış. Gazzeli fotomuhabir Omar Ashtawy'nin çektiği fotoğraf bize bu kadarını doğrudan gösteriyor. Bu fotoğrafın arkasında ise, dışarıda "normal hayat" olarak adlandırılan bir direniş bulunuyor.
"Normal"
Normal hayat nedir? Pek çok gelişmiş ülke vatandaşı için "normal" tanımı belli başlı birkaç olaydan ibarettir. Okula gitmek, film izlemek, kahve içmek, işe gitmek ya da dükkan açmak, artık pek fazla kalmasa da dışarıda neşeli çocuk sesleri, insanların birbirlerini ziyaret etmesi gibi belirli olaylar, çoğu insan için bir rutin, bir normaldir. Bu olaylar normal olduğu için de, elbette ki politik birer davranış değildir. Okula gittiğiniz ya da dükkan açtığınız için bir direniş gösterdiğinizi düşünen kimse olmaz. Arkadaşlarınızı ziyaret ettiğinizde, politik bir eylem gerçekleştirmiş olmazsınız. Günlük rutininizin bir parçasını tamamlamış olursunuz.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta; "normal" olanın koşullara bağlı olarak değişebiliyor oluşudur.
Bir eylemin siyasal anlamı yalnızca eylemin kendisinden ileri gelmez. Anlam, içinde bulunulan koşullarda meydana gelebilir.
Film izlemek tek başına politik bir eylem değildir. Fakat insanların günlük hayatlarını sürdürebilme kapasitesini sistematik biçimde hedef alan bir ortamda film izlemek, tam da politik bir eylemdir. Burada “direniş” dediğimiz şey de yalnızca doğrudan karşı koymak anlamına gelmez. Bazen ortadan kaldırılmak istenen hayatın küçük bir parçasını yeniden kurabilmek de kendi siyasal anlamını üretir.
Bu nedenle fotoğraftaki çocukların ne izlediğinden çok, orada hâlâ film izlenebiliyor olması önemlidir.
İnsan Felakete Alışır mı?
Fakat burada tehlikeli bir kavramla karşı karşıyayız: alışmak.
Savaşın, yıkımın veya herhangi bir olağanüstü durumun ilk gününde olağanüstü görünen pek çok şey, aylar ve yıllar geçtikçe günlük hayatın içerisine yerleşmeye başlar. İnsan sürekli olağanüstü bir anın içinde yaşayamaz. Yemek yemesi, uyuması, konuşması, çocuklarıyla ilgilenmesi, birileriyle şakalaşması gerekir. Bir süre sonra insanlar değişen koşulların içerisinde yeni rutinler üretmeye başlar.
Bu, felaketin sona erdiği anlamına gelmez.
Alışmak, kabul etmek değildir.
Enkazın yanında yemek pişiren bir insan enkazı normal bulduğu için orada yemek pişirmez. Çadırların arasında oynayan çocuklar içinde bulundukları koşulları kabul ettikleri için oyun oynamaz. Bir grup çocuğun yıkılmış binaların birkaç metre ötesinde Aslan Kral izlemesi de o çocukların savaşı artık önemsemediğini göstermez.
Aksine bütün bunlar, insanın kendisine bırakılan koşullar içerisinde hayatı yeniden üretmeye çalıştığını gösterir.
Bu ayrım önemli. Çünkü dışarıdan baktığımızda “normalleşme” olarak gördüğümüz şey, içeride yaşayan insan açısından normalleşme değil, hayatta kalabilmek için yeni bir normal üretme zorunluluğu olabilir.
Normal Hayat Geri Dönmediğinde
Normal şartlarda savaş biter, insanlar evlerine döner ve günlük hayat yeniden başlar diye düşünürüz.
Peki ya dönülecek ev kalmadıysa?
Okul yoksa okul başka bir yere taşınır. Ev yoksa çadır evin bazı işlevlerini üstlenir. Oyun alanı yoksa çocuklar buldukları boşlukta oynar. Sinema yoksa bir projeksiyon, birkaç sandalye ve boş bir alan sinemaya dönüşür.
Burada küçük fakat önemli bir fark ortaya çıkıyor.
Normal hayat geri dönmüyor. İnsanlar normal hayatı yeniden üretiyor.
Omar Ashtawy’nin fotoğrafındaki perdeyi bu nedenle yalnızca çocukları birkaç saat eğlendiren bir ekran olarak görmek eksik kalır. Orada fiziksel olarak bulunmayan bir şey geçici olarak yeniden kuruluyor. Bir sinema salonu değil belki ama birlikte bir şey izleme, çocuk olma, gülme ve birkaç saatliğine başka bir hikâyenin içerisinde yaşama imkânı.
Enkaz hâlâ arka planda. Fakat hayat yalnızca enkazdan ibaret değil.
Dayanıklılık mı, Mecburiyet mi?
Tam bu noktada başka bir hata yapmak mümkün.
Savaş bölgelerinden gelen benzer görüntüler sıklıkla “insan ruhunun gücü”, “umudun zaferi” veya “her şeye rağmen hayat” gibi ifadelerle anlatılıyor. Bu anlatının çekici bir tarafı var. İnsanların olağanüstü koşullarda dahi hayatlarını sürdürebildiğini görmek gerçekten de insanın dayanıklılığı hakkında bir şey söylüyor.
Fakat yalnızca bunu görmek, fotoğrafın yarısını görmek anlamına gelir.
Çünkü insanların dayanıklılığını sürekli översek, bir süre sonra neden dayanıklı olmak zorunda bırakıldıklarını gözden kaçırabiliriz.
Çadırda yaşamayı başarabilmek, çadırda yaşamanın kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Yıkılmış bir şehirde çocuklara film gösterebilmek etkileyici olabilir; fakat hiçbir çocuk çizgi film izleyebilmek için önce yıkılmış bir şehrin ortasında yaşamayı öğrenmek zorunda kalmamalıdır.
Dolayısıyla dayanıklılık ile mecburiyet arasındaki sınırı korumak gerekir.
İnsanların hayatı yeniden kurabilme kapasitesini görmek başka şeydir; onları bu hayatı yeniden kurmak zorunda bırakan koşulları normalleştirmek başka bir şeydir.
Peki Ne Zaman Direniş?
Her gündelik davranışı direniş olarak tanımlarsak, sonunda direniş kelimesinin kendisini anlamsızlaştırırız.
Bir çocuğun gülmesi tek başına politik değildir. Bir annenin yemek yapması, bir öğretmenin ders anlatması veya bir esnafın dükkânını açması da kendiliğinden politik eyleme dönüşmez.
Fakat siyasal olan bazen eylemin niyetinden değil, neyin ortadan kaldırılmasına rağmen sürdürüldüğünden doğar.
Bir toplumun yalnızca fiziksel varlığı değil, toplumsal hayatını devam ettirebilme kapasitesi de hedef hâline geldiğinde günlük hayat başka bir anlam kazanmaya başlar. Okulu yeniden açmak yalnızca eğitim vermek değildir. Bir araya gelmek yalnızca sosyalleşmek değildir. Çocukların yeniden oyun oynayabileceği bir alan yaratmak yalnızca eğlence değildir. Çünkü bir toplumu toplum yapan şey yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların varlığı değildir.
Bir toplumu toplum yapan şey okullarıdır. Aileleridir. Arkadaşlıklarıdır. Mahalleleridir. Hikâyeleridir. Çocukların oyunlarıdır. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerdir. Yarın sabah kalktıklarında yapmayı planladıkları sıradan şeylerdir.
Fiziksel yıkım bunların gerçekleştiği mekânları ortadan kaldırabilir. Fakat mekânın yok olması, toplumsal ilişkinin de otomatik olarak yok olduğu anlamına gelmez.
Bir Şehri Yıkmak ile Bir Toplumu Yıkmak Aynı Şey Değildir
Fotoğrafa bir kez daha bakalım.

Arka tarafta şehrin fiziksel yapısı neredeyse tamamen çökmüş durumda. Ön tarafta ise küçük bir toplumsal alan kurulmuş. İnsanlar bir araya gelmiş, çocuklar yan yana oturmuş ve karşılarında bir ekran var.
İki görüntü aynı karede birbirleriyle çarpışıyor.
Biri, artık var olmayan şehri gösteriyor.
Diğeri, hâlâ var olmaya çalışan toplumu.
Belki de fotoğrafı güçlü yapan tam olarak budur. Çünkü savaşın sonucunu yalnızca kaç binanın ayakta kaldığına bakarak ölçmenin yetersizliğini gösterir. Bir şehir fiziksel olarak yıkılabilirken onun içerisinde yaşayan insanlar toplumsal hayatın parçalarını başka mekânlarda yeniden kurabilir.
Bu yüzden o projeksiyon perdesinin arkasında yalnızca bir çizgi film yok. Birlikte geçirilen birkaç saat var. Çocukluk var. Bir rutin yaratma çabası var. Bir sonraki günün var olacağına dair örtük bir kabul var.
Ve tam da burada normal hayat ile direniş arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Çünkü bazı koşullarda hayatı sürdürmek ile hayatın hâlâ sürmeye değer olduğunu göstermek aynı şey değildir. Omar Ashtawy’nin fotoğrafında binalar ayakta değil. Perde ayakta. Çocuklar karşısında oturuyor.
Ve belki de bir toplumun tamamen yenildiği an, binalarının yıkıldığı an değildir. Toplumun yenildiği an, enkazın arasında yeniden bir hayat kurmanın artık mümkün olmadığına inandığı andır.



Yorumlar