top of page

Fable’ın Sustuğu Üç Hafta: Yapay Zekâda Egemenlik Meselesi

  • Yazarın fotoğrafı: P&R Analiz
    P&R Analiz
  • 23 Tem
  • 7 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.
Bir yapay zekâ modelinin susturulması, bazen bir devletin ne kadar konuşabildiğini de gösterir.

9 Haziran 2026’da Anthropic, Claude Fable 5’i kamuya açık biçimde, Claude Mythos 5’i ise daha sınırlı bir erişim programı içinde kullanıma sundu. Aradan yalnızca üç gün geçmişti ki, ABD Ticaret Bakanlığı’na bağlı Sanayi ve Güvenlik Bürosu, şirkete olağanüstü nitelikte bir ihracat kontrolü direktifi gönderdi. Direktif, Fable 5 ve Mythos 5’e yabancı uyruklu kişilerin erişiminin askıya alınmasını istiyordu. Bu kişiler yalnızca ABD dışındaki kullanıcılar değildi; Anthropic’in yabancı uyruklu çalışanları da bu kapsama giriyordu.

 

Sorun şuradaydı: Anthropic, kullanıcılarını ve çalışanlarını gerçek zamanlı biçimde uyruğa göre ayrıştırabilecek bir teknik altyapıya sahip olmadığını açıkladı. Bunun üzerine şirket, iki modeli yalnızca belirli ülkelere değil, tüm dünyaya kapattı. Diğer Claude modelleri çalışmaya devam etti; fakat Fable ve Mythos, fiilen devre dışı bırakıldı.

 

Kararın hukuki dayanağı, ABD ihracat hukukunda “varsayılan ihracat” olarak bilinen mekanizmaydı. Buna göre, kontrollü bir teknolojinin yabancı uyruklu bir kişiye gösterilmesi ya da kullandırılması, fiziksel olarak ülke dışına çıkarılmasa bile ihracat sayılabiliyordu. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca ürünün nereye gittiği değil, kimin eriştiğiydi.

 

Anthropic, kendisine iletilen ulusal güvenlik gerekçelerinin ayrıntılı biçimde açıklanmadığını belirtti. Şirketin kamuya yansıyan savunmasına göre mesele, modelin bazı güvenlik açıklarını tespit etmekte kullanılabilecek bir jailbreak yöntemiydi. Anthropic ise benzer zafiyetlerin yalnızca kendi modellerine özgü olmadığını, başka ileri seviye yapay zekâ sistemlerinde de görülebileceğini savundu. Bazı haberlerde, Çin bağlantılı bir grubun Mythos’a erişmiş olabileceği endişesinden söz edildi. Fakat bu iddia tek kaynaklı kaldı ve Anthropic, böyle bir gerekçenin kendisine resmen iletilmediğini açıkladı. Bu nedenle bu nokta, doğrulanmış bir bilgi değil, tartışmalı bir iddia olarak ele alınmalıdır.

 

Üstelik bu olay boşlukta yaşanmadı. Şubat 2026’dan bu yana Anthropic ile ABD yönetimi arasında daha geniş bir gerilim zaten vardı. Şirketin Claude modellerinin tam otonom silah sistemlerinde ve ABD vatandaşlarının kitlesel gözetiminde kullanılmasına izin vermemesi, Washington’da rahatsızlık yaratmıştı. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in Anthropic’i “tedarik zinciri riski” olarak nitelendirmesi, bu gerilimin en açık işaretlerinden biriydi. Bu tanımlama daha önce genellikle Huawei ve ZTE gibi yabancı devlet bağlantılı şirketlerle ilişkilendiriliyordu. Bir Amerikan şirketine uygulanması, meselenin yalnızca teknik değil, siyasal olduğunu da gösteriyordu.

 

Bağımlılığın Kaldıraca Dönüşmesi

 

Fable ve Mythos vakasını yalnızca bir düzenleyici müdahale olarak okumak yetersiz olur. Burada asıl mesele, bir modelin geçici olarak kapatılması değil; yapay zekâ altyapısında bağımlılığın nasıl bir siyasal kaldıraca dönüşebildiğinin görülmesidir.

 

Thomas Schelling’in stratejik etkileşim yaklaşımında temel noktalardan biri şudur: Güç, yalnızca bir aktörün elindeki kaynağın büyüklüğünden doğmaz. Karşı tarafın o kaynağa ne kadar bağımlı olduğu da en az kaynak kadar belirleyicidir. Bağımlılık bu yüzden tarafsız bir teknik veri değildir. Her zaman bir baskı ihtimali, bir yaptırım kapasitesi, bir kesinti tehdidi taşır.

 

Fable ve Mythos krizi bunu oldukça çıplak biçimde gösterdi. Washington, kendi yargı alanındaki bir şirketin ürününü, o ürüne güvenen milyonlarca kullanıcıdan tek bir idari kararla çekebileceğini kanıtladı. Bu kullanıcıların önemli bir kısmı yalnızca ABD’nin rakipleri değildi. Müttefik ülkelerdeki şirketler, araştırmacılar, kamu kurumları ve geliştiriciler de aynı kesintiden etkilendi.

 

Burada kararın doğru ya da yanlış olması ikinci plandadır. Asıl önemli olan, böyle bir kararın teknik ve hukuki olarak mümkün olduğunun gösterilmiş olmasıdır. Bir kez gösterilen kapasite, bir daha unutulmaz. Bundan sonra herhangi bir ülke, herhangi bir kritik yapay zekâ hizmetine bakarken yalnızca fiyatına, hızına ya da performansına değil, erişimin hangi siyasal iradenin insafında olduğuna da bakmak zorundadır.

 

Tepkiler de zaten bu yönde gelişti. Kanada Başbakanı Mark Carney, yaşananları sınırlı sayıda Amerikan sağlayıcıya aşırı bağımlılığın riskini gösteren bir ders olarak yorumladı. Fransa’da Gabriel Attal, kapatmayı Hürmüz Boğazı’nın abluka altına alınmasına benzetti ve Avrupa’nın başka yerlerde tasarlanan, finanse edilen ve kontrol edilen teknolojilere bağımlı açık bir pazar olarak kalamayacağını savundu. Hollanda’dan Finlandiya’ya uzanan farklı siyasal aktörler de benzer bir noktada birleşti: Yapay zekâya erişim artık yalnızca teknik bir hizmet değil, yabancı bir hükümet tarafından bir gecede askıya alınabilecek siyasal bir ayrıcalık hâline gelmişti.

 

İroni şuradaydı: Avrupa Komisyonu, bu olaydan yalnızca birkaç gün önce Teknolojik Egemenlik Paketi ile Bulut ve Yapay Zekâ Geliştirme Yasası’nı gündeme getirmişti. Fable’ın kapatılması, bu metinleri soyut bir politika belgesi olmaktan çıkarıp somut bir kriz okumasına dönüştürdü.

 

Bir bağımlılık ne zaman fark edilir? Çoğu zaman kesildiği anda. O hâlde asıl soru şudur: Devletler bu farkındalığı kısa süreli bir kriz refleksi olarak mı yaşayacak, yoksa kalıcı bir politika zeminine mi taşıyacak?

 

Atlantik’in İki Yakasında Ayrışan Refleksler

 

Krizin ardından ortaya çıkan tepkiler, yapay zekâ meselesinin yalnızca teknik kapasiteyle açıklanamayacağını gösteriyor. Bu alan artık doğrudan jeopolitik bir alandır. Model, çip, veri merkezi, bulut altyapısı, enerji ve insan kaynağı birbirinden ayrı başlıklar değildir. Hepsi aynı egemenlik mimarisinin parçalarıdır.

 

Bu noktada “Pax Silica” olarak anılan çerçeve dikkat çekici bir örnek sunuyor. Aralık 2025’te Washington’da imzalanan bu düzenleme, ABD öncülüğünde bazı müttefik ülkeleri çip, bilgi işlem kapasitesi ve yapay zekâ tedarik zincirleri etrafında bir araya getiren yeni bir teknoloji güvenliği mimarisi olarak tartışılıyor. GIS Reports’un yorumuna göre Pax Silica, klasik ihracat kontrol rejimlerinden farklı bir mantıkla çalışıyor. Klasik ihracat kontrolleri savunmacıdır; rakip aktörlerin neye erişemeyeceğini belirler. Pax Silica ise kurucudur; içerideki ülkelerin hangi altyapıya, hangi tedarik zincirine ve hangi güvenlik düzenine bağlanacağını belirler.

 

Bu nedenle mesele yalnızca dışarıdakileri engellemek değildir. İçeridekileri de belirli bir bağımlılık düzenine yerleştirmektir. Avrupa Birliği’nin bu çerçevenin dışında kalması, bu yüzden basit bir diplomatik ayrıntı olarak okunamaz.

 

Burada iki strateji ayrışıyor. Bir tarafta, ABD merkezli teknoloji düzenine daha sıkı bağlanarak ayrıcalıklı erişim arayan ülkeler var. Bu ülkeler bağımlılığı ortadan kaldırmıyor; onu daha öngörülebilir, daha kurumsal ve daha güvenlikli bir çerçeveye bağlamaya çalışıyor. Diğer tarafta ise tam bağımsızlık söylemine yönelen, fakat bu söylemi taşıyacak bilgi işlem kapasitesi, enerji altyapısı, çip erişimi ve insan kaynağı bakımından hâlâ sınırlı olan ülkeler bulunuyor.

 

Bu ayrım önemlidir. Çünkü yapay zekâda egemenlik, yalnızca “yerli model yaptık” denilerek kurulmaz. Model, buzdağının görünen kısmıdır. Asıl rekabet, o modeli eğitecek ve çalıştıracak hesaplama gücünde, veri merkezlerinde, enerji sürekliliğinde, çip tedarikinde, güvenlik mimarisinde ve nitelikli uzman havuzundadır.

 

Nitekim en güçlü şirketler bile tam bağımsız değildir. Anthropic gibi bir laboratuvarın dahi kapasite kısıtlarıyla karşılaşması ve dış altyapı seçeneklerine yönelmek zorunda kalması, yapay zekâ ekonomisinde mutlak kendi kendine yeterliliğin ne kadar zor olduğunu gösterir. Bu nedenle doğru soru “kim tamamen bağımsız olacak?” değildir. Doğru soru şudur: Kim bağımlılığını kendisini savunmasız bırakmayacak biçimde düzenleyebilecek?

 

Türkiye İçin Mesele: Egemenlik mi, Egemenlik Görüntüsü mü?

 

Türkiye’nin bu tartışmaya verdiği yanıt, meseleyi somutlaştırmak için elverişli bir örnek sunuyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tersane İstanbul’da düzenlenen Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi’nde 2026-2030 dönemini kapsayan Türkiye Yapay Zekâ Vizyonu ve Eylem Planı’nı açıkladı. Plan, “Fark Et”, “İstifade Et”, “Üret” ve “Yönet” başlıkları üzerine kuruldu. Yerli büyük dil modeli Bilge de bu vizyonun sembolik merkezine yerleştirildi.

 

Bu planın önceki strateji belgelerinden ayrılan yanı, dijital egemenlik meselesini daha açık biçimde merkeze almasıdır. Artık konu yalnızca yapay zekâ kullanmak, kamuda verimlilik sağlamak ya da özel sektörün dönüşümünü hızlandırmak değildir. Konu, Türkiye’nin kritik dijital altyapılarda dışa bağımlılığını nasıl yöneteceğidir.

 

Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Dijital egemenlik, yalnızca yerli bir dil modeliyle sağlanamaz. Bir ülkenin kendi modelini geliştirmesi önemlidir; ancak bu tek başına yeterli değildir. Eğer veri merkezleri dışa bağımlıysa, çip tedariki kırılgansa, enerji maliyetleri öngörülemezse, nitelikli insan kaynağı sınırlıysa ve modelin kurumsal statüsü belirsizse, ortaya çıkan şey egemenlikten çok egemenlik görüntüsü olur.

 

Bilge örneğinde kritik soru tam da budur. Bilge bir devlet projesi midir, kamu destekli özerk bir teknoloji girişimi midir, bir vakıf modeli midir, yoksa daha geniş bir ekosistemin adı mıdır? Bu sorunun açık biçimde yanıtlanması gerekir. Çünkü yatırımcı, üniversite, girişimci ve kamu kurumu, ancak kurumsal mimari netleştiğinde kendisini o yapının içine yerleştirebilir. Belirsizlik, iyi niyetli projeleri bile sembolik vitrine dönüştürme riski taşır.

 

Fable-Mythos vakası Türkiye açısından özellikle finans, kamu hizmetleri, savunma, sağlık ve eğitim gibi kritik alanlarda uyarıcıdır. Bu alanlarda tek bir yabancı modele yaslanan sistemler, performans olarak güçlü görünse bile stratejik olarak kırılgandır. Çünkü modelin çalışması yalnızca teknik kapasiteye değil, o modele erişimi sürdüren siyasal ve hukuki düzenin devamına bağlıdır.

 

Enerji ucuz olabilir. Veri merkezi kurulabilir. Çip temin edilebilir. Fakat model katmanına erişim bir ulusal güvenlik kararıyla kesilebiliyorsa, o modele yaslanan her sistem yapısal olarak savunmasız kalır.

 

Bu nedenle Türkiye için soru şudur: Tek bir yerli modeli “egemenlik” diye sunmak gerçekten bağımsızlık mı üretir, yoksa bağımsızlık hissi mi?

 

Tam Bağımsızlık Değil, Dağıtılmış Dayanıklılık

 

Fable’ın üç hafta süren sessizliği, kolay bir sonuca davet ediyor gibi görünebilir: Devletler yapay zekâda tam bağımsız olmalıdır. Fakat bu sonuç hem gerçekçi değildir hem de meseleyi basitleştirir.

 

Bugünün yapay zekâ ekonomisi, sınır ötesi bağımlılık üzerine kuruludur. Çipler başka ülkelerden gelir. Modeller başka veri merkezlerinde çalışır. Bulut altyapısı birkaç dev şirketin elindedir. Enerji, veri, donanım, yazılım ve uzmanlık farklı coğrafyalara dağılmıştır. Bu koşullarda tam bağımsızlık, çoğu ülke için uygulanabilir bir strateji değil, siyasal bir slogandır.

 

Daha anlamlı hedef, bağımlılığı sıfırlamak değil, onu tek bir noktada yoğunlaşmayacak biçimde dağıtmaktır. Bir devlet, tek bir sağlayıcıya, tek bir ülkeye, tek bir bulut altyapısına ya da tek bir modele bağlı kalmadığında daha dayanıklı hâle gelir. Egemenlik burada mutlak kopuş değil, ikame kapasitesidir. Bir sistem kapandığında diğerine geçebilme becerisidir. Kritik veriyi kendi hukuk alanında tutabilme gücüdür. Model katmanını, veri katmanını ve altyapı katmanını birbirinden ayırabilme yeteneğidir.

 

Bu çerçevede dört başlık öne çıkıyor.

 

İlk olarak, altyapı modelden önce gelir. Hesaplama kapasitesi, enerji sürekliliği ve veri merkezi yatırımı olmadan yerli model gerçek bir alternatif değil, sembolik bir başarı hikâyesi olur.

 

İkinci olarak, çoklu sağlayıcı mimarisi gerekir. Amerikan, Çinli, Avrupalı ya da yerli fark etmeksizin tek bir modele yaslanan her sistem kırılgandır. Kamu ve kritik sektörler, gerektiğinde bir modeli diğeriyle ikame edebilecek teknik mimariler kurmalıdır.

 

Üçüncü olarak, orta güçler arası koordinasyon zorunludur. Küçük ve orta ölçekli devletlerin tek başına frontier model rekabetine girmesi zordur. Fakat ortak veri merkezi yatırımları, bölgesel bulut altyapıları, açık model konsorsiyumları ve güvenlik standartları bu açığı kısmen kapatabilir.

 

Dördüncü olarak, kurumsal netlik gerekir. Ulusal yapay zekâ projelerinin kime ait olduğu, nasıl yönetildiği, özel sektörle nasıl ilişkileneceği, üniversiteleri nasıl içine alacağı ve hangi güvenlik standartlarına tabi olacağı açık biçimde belirlenmelidir. Aksi hâlde egemenlik söylemi, yatırım üretmeyen bir politik slogana dönüşür.

 

Fable ve Mythos vakasının asıl dersi burada yatıyor. Yapay zekâda egemenlik, dış bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Bu bağımlılığı, hiçbir aktörün tek taraflı bir mektupla bütün bir dijital altyapıyı susturamayacağı biçimde yeniden düzenlemektir.

 

Fable üç hafta sustu. Fakat o sessizlik, yapay zekâ çağının en gürültülü uyarılarından birini yaptı: Erişim, artık teknik bir mesele değil; egemenliğin kendisidir.

 
 
 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page