top of page

Ford v Ferrari ve Bir Markanın Kendini Koruma Sanatı

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 2 gün önce
  • 10 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.
Her şirket satılabilir. Ama her marka satılamaz.

 

Ferrari ve Ford pistte
Ferrari ve Ford pistte

İlk bakışta bu iki cümle arasında hukuki bir fark varmış gibi görünür. Oysa mesele hukuktan çok kimlikle ilgilidir. Bir şirketi satın almak mümkündür; onu marka yapan fikri değil. Çünkü marka yalnızca fabrikalardan, makinelerden ya da patentlerden oluşmaz. Bir markayı marka yapan şey, insanlar tarafından ona yüklenen anlamdır. O anlam değiştiğinde şirket aynı kalsa bile marka artık aynı marka değildir.

 

Ferrari’nin hikâyesi tam da burada başlar.

 

James Mangold’un 2019 tarihli Ford v Ferrari filminin ilk sahnelerinden birinde Carroll Shelby, Ford yöneticileriyle yaptığı görüşmenin ardından yarış pilotu Ken Miles’ın yanına gelir. Shelby heyecanlıdır; Ford sonunda Le Mans’ı kazanmak için gereken bütçeyi vermeye razı olmuştur. Miles ise aynı heyecanı paylaşmaz. Detroit’in gerçekte neye sahip olduğunu hatırlatır: kat kat binaları dolduran avukatlar ve milyonlarca pazarlamacı. Sonunda yapmak istedikleri otomobili onların yöneteceğini söyler.

 

Filmde bu diyalog, Shelby’nin geleceğine ilişkin bir uyarıdır. Oysa aynı cümle, üç yıl önce Maranello’da yaşanan başka bir masayı da açıklar. Çünkü Enzo Ferrari’nin Ford’a satmayı reddettiği şey yalnızca şirketi değildi. Satmayı reddettiği şey, markasının nasıl var olacağına karar verme hakkıydı.

 

Bu nedenle Ford v Ferrari aslında biraz yanıltıcı bir isimdir. Film, Ford’un Le Mans zaferini anlatır. Oysa hikâyenin gerçek kırılma noktası 1966’daki damalı bayrak değil, 1963’te imzalanmayan bir sözleşmedir. Le Mans, o kararın sonucudur.

 

Bu yüzden bu makalenin penceresi Detroit’te değil, Maranello’da bulunuyor. Çünkü Ford ile Ferrari arasındaki mücadele yalnızca iki otomobil üreticisinin rekabeti değildi. Aynı zamanda iki farklı marka anlayışının karşılaşmasıydı. Bir tarafta markayı büyütmek için itibarı kullanan bir şirket vardı. Diğer tarafta ise itibarı korumak için büyümeyi sınırlandırmayı göze alan bir marka.

 

Sorulması gereken soru da tam burada başlıyor. Bir marka, kimliğini koruyabilmek için ne kadar ileri gidebilir?

 

1963: Satılmayan Şey, Şirket Değildi

 

1963 baharında Ford Motor Company, mali açıdan zor günler geçiren Ferrari’yi satın almak üzere Maranello’ya bir heyet gönderdi. Haftalar süren görüşmeler sonunda taraflar neredeyse anlaşmıştı. Satın alma bedeli üzerinde uzlaşılmış, sözleşme taslakları hazırlanmış, imzalar için son aşamaya gelinmişti. Dışarıdan bakıldığında ortada sıradan bir şirket devri vardı. Aslında öyle değildi.

 

Müzakereleri bozan konu şirketin değeri değildi. Sorun, Ferrari’nin yarış takımının geleceğiydi. Ford’un hazırladığı sözleşmeye göre belirli bir tutarın üzerindeki yarış harcamaları artık Detroit’in onayına tabi olacaktı. Başka bir ifadeyle Ferrari, Formula 1 ya da Le Mans için ne düşüneceğine tek başına karar veremeyecekti. Enzo Ferrari’nin masadan kalkmasına neden olan şey bu oldu.

 

Bugünün perspektifinden bakıldığında bu karar irrasyonel görünebilir. Ferrari ciddi bir finansman sorunuyla karşı karşıyaydı. Ford ise dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden biri olarak neredeyse sınırsız kaynak vaat ediyordu. Pek çok şirket için böyle bir teklif kurtuluş anlamına gelirdi. Ferrari için böyle olmadı. Çünkü Enzo Ferrari hiçbir zaman kendisini yalnızca otomobil üreten bir sanayici olarak görmedi.

 

Ferrari’nin kuruluş mantığı otomotiv sektörünün geri kalanından farklıydı. Pek çok üretici yarışları otomobil satabilmek için kullanıyordu. Ferrari ise otomobilleri yarışabilmek için üretiyordu. Yol otomobilleri yarış takımını finanse eden araçlardı; şirketin asıl varlık nedeni değildi. Dolayısıyla yarış bölümünün bağımsızlığını kaybetmesi yalnızca organizasyon şemasındaki bir değişiklik anlamına gelmiyordu. Bu durum, Ferrari’nin varlık nedeninin değişmesi anlamına geliyordu. İşte Enzo Ferrari’nin reddettiği şey buydu. Onun için ön planda olan şey para değildi, kimlikti.

 

Pierre Bourdieu’nün simgesel sermaye kavramı bu kararı anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre ekonomik sermaye satın alınabilir; simgesel sermaye ise toplumsal meşruiyet üzerine kuruludur. İnsanlar bir markaya yalnızca başarılı olduğu için değil, o başarının arkasındaki ilkeli duruşa inandıkları için de değer verir.

 

Ford’un satın almak istediği şey tam da buydu. Ferrari’nin onlarca yıl boyunca pistte biriktirdiği itibarı, kendi ekonomik gücüyle birleştirmek istiyordu. Fakat Enzo Ferrari’nin sezgisi farklıydı. Yarış takımının kararları Detroit’te alınmaya başladığı anda Ferrari aynı Ferrari olmaktan çıkacaktı. Pistte kazanılan başarılar devam etse bile, o başarıları anlamlı kılan hikâye değişecekti. Ferrari artık yarıştığı için otomobil satan bir marka değil, otomobil sattığı için yarışan bir markaya dönüşecekti. Bu ayrım ilk bakışta yalnızca kelimelerden ibaret gibi görünebilir. Oysa bugün Ferrari’nin marka değerini açıklayan en önemli fark tam da budur.

 

Enzo Ferrari bunu elbette Bourdieu’nün kavramlarıyla ifade etmedi. Muhtemelen simgesel sermaye gibi bir terminoloji de kullanmadı. Fakat 1963’te masadan kalkarken yaptığı tercih, marka tarihinin en pahalı “hayır”larından biri olarak kayda geçti. Çünkü o gün satılmayan şey Ferrari’nin itibarı değildi. İtibar zaten satılamazdı. Satılmayan şey, o itibarı da üreten kimlikti. Enzo Ferrari, o gün Ford’un sermayesini reddetmemişti; onun reddettiği şey, Ferrari markasının varlığını sürdürürken bağlı kalacağı ilkelerin değişecek olmasıydı. Bu düşünce onun şirketi satmasına engel oldu, fakat bunu yaparken şirketi oluşturan temel değerlerin de paha biçilemez olduğunu vurgulamıştı.

 

1966: Kazanılan Yarış, Kaybedilen Anlatı

 

Ford, Maranello’dan yalnızca başarısız bir satın alma girişimiyle dönmedi. Henry Ford II bunu kişisel bir meseleye dönüştürdü. Şirket artık Ferrari’yi satın alamayacağına göre, onu dünyanın gözü önünde yenmeliydi. GT40 projesi bu hırsın sonucunda doğdu.

 

Bu yalnızca yeni bir yarış otomobili geliştirme programı değildi. Aynı zamanda kurumsal itibarın yeniden inşa edilmesi için tasarlanmış büyük bir iletişim projesiydi. Ford’un Le Mans’a yaptığı yatırımın büyüklüğü de bunu gösteriyordu. Dönemin hesaplamalarına göre şirket, birkaç yıl içinde bugünün yüz milyonlarca dolarına karşılık gelecek bir bütçeyi yalnızca Ferrari’yi yenebilmek için harcadı. Çünkü mesele artık birkaç kupa kazanmak değildi; dünyanın en prestijli dayanıklılık yarışında Ferrari efsanesini sona erdiren marka olarak anılmaktı. Dünyanın en prestijli yarışını kazanmak, Ford’un Ferrari karşısındaki üstünlüğünü bütün dünyaya ilan edecek sembolik bir zafere dönüşmüştü.

 

1966’da Le Mans yarışında bu hedef gerçekleşti. Ford GT40’lar yarış boyunca üstünlüğü ele geçirdi. Ferrari’nin altı yıl süren Le Mans hâkimiyeti sona eriyor, Detroit sonunda istediği zaferi elde ediyordu. Yarışın son bölümüne gelindiğinde ise tarihin en tartışmalı finişlerinden biri yaşandı. Açık farkla önde bulunan Ken Miles’a yavaşlaması talimatı verildi. Amaç üç Ford’un bitiş çizgisini yan yana geçmesiydi.

 

Ford yalnızca kazanmak istemiyordu. Kazandığını tüm dünyaya göstermek istiyordu. Ferrari’yi tesadüfen yenmediğini, üç aracıyla muhteşem bir üstünlük sergileyerek açık ara galip geldiğini herkes görmeliydi. Finişte çekilecek o fotoğraf, Ferrari’yi tarihin tozlu raflarına gömecek, Ford’a şirketi bırakmadıklarına pişman edecekti. Ferrari’nin yarış bölümü olmadan da Ford harika işler yapabilirdi, tüm dünyanın da bunu görmesi gerekirdi. Ford yalnızca kazanmış görünmek istemiyordu; tarihe geçecek bir ‘an’ üretmek istiyordu.

 

Ne var ki yarış kuralları başka bir şey söylüyordu. Automobile Club de l’Ouest (ACO), üç aracın beraber galip ilan edilemeyeceğini bildirdi. Daha geriden start alan Bruce McLaren ve Chris Amon’un otomobili yarış boyunca daha uzun mesafe kat ettiği için resmî galip ilan edildi. Ken Miles ise Daytona ve Sebring’in ardından aynı yıl Le Mans’ı da kazanarak motor sporları tarihinin ilk “üçlü tacını” elde etme fırsatını, kendi takımının tercih ettiği mizansen nedeniyle kaybetti.

 

Le Mans’ın kazananı Ford’du. Ancak günün en trajik hikâyesi de Ford’un kendi içinde yazılmıştı. Çünkü Ford kazanırken, o günün en büyük kaybedeni bizzat Ford’un kendi pilotu olmuştu.

 

1966 Le Mans Finişi
1966 Le Mans Finişi

Daniel Boorstin, 1962 tarihli The Image adlı eserinde modern toplumun giderek daha fazla “pseudo-event” ürettiğini söyler. Bunlar kendiliğinden ortaya çıkan olaylar değildir; haber olmak, konuşulmak ve hatırlanmak için tasarlanırlar. Gerçekten yaşanırlar, fakat yaşanmalarının temel nedeni kendi doğal akışları değil, oluşturacakları etkidir. 1966 Le Mans finişi bu kavramın neredeyse kusursuz bir örneğidir. Ford gerçekten kazanmıştır. Kimse bu sonucu tartışmaz. Tartışılan şey, zaferin nasıl temsil edildiğidir. Sportif sonuç, kurumsal anlatının ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilmiştir. O gün pistte yalnızca otomobiller yarışmamış; görüntü de yönetilmiştir.

 

Ford v Ferrari filminin başında yer alan Ken Miles uyarısı burada anlam kazanır. Miles, Shelby’ye Ford’un kat kat binaları dolduran avukatları ve pazarlamacıları olduğunu söylerken aslında yalnızca şirket kültürünü tarif etmiyordu. Üç yıl önce Enzo Ferrari’nin reddettiği şeyi anlatıyordu. Yarışın son sözünü artık yarışçılar değil, kurum söylüyordu. Finiş çizgisinde yaşananlar bu tercihin doğal sonucuydu. Ford’un Le Mans zaferi yalnızca Ferrari’nin yenilgisi değildi. Bu zafer aynı zamanda kurumsal iletişimin yarış operasyonu üzerindeki mutlak üstünlüğünü de ilan ediyordu.

 

Peki aynı gün Ferrari gerçekten ne kaybetti?

 

Sportif açıdan bakıldığında cevap açıktı. Ferrari kaybetmişti. Le Mans’daki altı yıllık üstünlüğü sona ermişti. Ford istediği fotoğrafı bütün dünyaya göstermeyi başarmıştı. Gazeteler Detroit’i yazıyor, otomotiv dünyası GT40’ı konuşuyordu.

 

Fakat marka açısından bakıldığında aynı kesinlikten söz etmek mümkün değildir. Çünkü Ferrari’nin itibarı hiçbir zaman yenilmezlik iddiasına dayanmadı. Ferrari’nin iddiası başka bir yerdeydi. Yarış, şirketin varlık nedeniydi. Bu nedenle Ferrari için yarış kazanmak önemliydi; ama yarışmak daha önemliydi. Pist hiçbir zaman bir reklam alanı olmadı. Reklam yapılacak yer, zaten pistin kendisiydi.

 

Ford’un uzun yıllar benimsediği “Win on Sunday, Sell on Monday (Pazar kazan, Pazartesi sat)” anlayışı bu farkı özetler. Yarış pazar günü kazanılır, otomobiller pazartesi satılır.

 

Ferrari’de ise denklem baştan beri ters kurulmuştu. Pazartesi satılan otomobiller, bir sonraki pazar günü yeniden yarışabilmek için vardı. İki şirket arasındaki fark da tam burada ortaya çıkıyordu. Ford için yarış, markayı büyüten araçtı. Ferrari içinse marka, yarışı mümkün kılan araçtı.

 

İlk bakışta küçük görünen bu ayrım, iki şirketin Le Mans yenilgisine yüklediği anlamı da tamamen değiştirdi. Ford için kazanmak zorunluydu. Çünkü bütün yatırım bu sonuca bağlanmıştı. Ferrari için kaybetmek ağırdı; fakat kimliğini değiştirmiyordu.

 

Nitekim sonraki yıllar da bunu doğrular nitelikteydi. Ford dört yıl üst üste Le Mans’ı kazandıktan sonra programını sonlandırdı. Kanıtlamak istediği şeyi kanıtlamıştı. Ferrari ise kaybettiği piste dönmeye devam etti. Çünkü orası bir kampanya alanı değildi. Orası, şirketin varlık amacının açık ilanıydı. Kanıtlanmak zorunda olan bir iddia yoktu ortada. Olan, markanın zaten var olduğu yerde var olmaya devam etmesiydi.

 

1969: Ferrari’nin Nihai Anlaşması

 

Yıllar geçtikçe, Ferrari’nin yarış maliyetleri artmaya devam ediyordu. Le Mans yenilgisi de elbette sürece olumlu etki etmemişti. Bu durumda şirketin bağımsızlığını sürdürmesi her geçen yıl daha zor hâle geliyordu. Enzo Ferrari’nin 1963’te Ford’u reddetmiş olması sermayeye ihtiyaç duymadığı anlamına gelmiyordu. Yalnızca hangi sermayeyi hangi koşullarda kabul edeceğine dair bir sınır çizmişti.

 

Ferrari, Ford’u reddettikten altı yıl sonra yeniden bir masaya oturdu. Bu kez karşısında Fiat vardı. 1969 yılında Fiat, Ferrari’nin yüzde 50 hissesini satın aldı. İlk bakışta bu, altı yıl önce reddedilen anlaşmanın gecikmiş bir versiyonu gibi görünebilir. Oysa bu anlaşmanın ayırt edici bir yönü vardı: yetki paylaşımı.

 

Enzo Ferrari, Ford’a vermediği şeyi, yarış bölümünün kontrolünü, Fiat’a da vermedi. Anlaşmanın ardından Ferrari’nin yol otomobili faaliyetleri Fiat’ın endüstriyel gücüyle büyüdü. Buna karşılık Scuderia Ferrari’nin sportif kararları Enzo Ferrari’nin denetiminde kalmaya devam etti. Dış sermaye Ferrari’yle buluşmuştu. Fakat şirketin kimliği hâlâ içeriden yönetiliyordu. Bu ayrıntı çoğu zaman şirket tarihinin teknik bir detayı olarak anlatılır. Oysa Ferrari’nin bugününü açıklayan belki de en önemli kırılma noktası budur. Çünkü Ferrari’nin başarısı bağımsız kalmasından değil, bağımsızlığının sınırlarını doğru çizmesinden doğdu. 1963’te Ford’a verilen cevapla 1969’da Fiat’a verilen cevap aslında aynıydı. Ekonomik destek alınabilirdi; fakat markanın varlık nedenine başkaları karar veremezdi.

 

Bugünkü Ferrari’nin iş modeli de hâlâ aynı ilke üzerine kurulu. Şirket otomotiv sektörünün neredeyse bütün reflekslerine ters davranıyor. Üretimi talebin üzerine çıkarmıyor. Görünürlüğü satışın önüne koymuyor. Daha fazla müşteriye ulaşmayı, mevcut müşterilerin gözündeki ayrıcalık hissinin önüne geçirmiyor.

 

İlk bakışta bunların her biri büyümeyi sınırlayan irrasyonel kararlar gibi görünüyor. Aslında hepsi aynı fikrin devamı. Ferrari otomobil satarak marka yaratmaya çalışmıyor. Marka kimliğini koruyarak otomobil satıyor.

 

Thorstein Veblen’in The Theory of the Leisure Class‘ta tanımladığı gösterişçi tüketim mantığı da tam burada devreye girer. Veblen’e göre bazı ürünlerin değeri yalnızca teknik özelliklerinden değil, erişilmelerinin zor olmasından da doğar. Kıtlık ekonomik bir sonuç olmaktan çıkar; ürünün değer önerisinin bir parçasına dönüşür. Ferrari’nin yıllardır uyguladığı sınırlı üretim politikası da aynı mantıkla işler. Şirketin CEO’su Benedetto Vigna’nın yatırımcılara aktardığı ve Enzo Ferrari’ye dayandırdığı ilke bunu tek cümlede özetler: Ferrari, her zaman pazarın talep ettiğinden bir otomobil eksik üretecektir. Bu yaklaşım çoğu şirket için büyüme fırsatını bilinçli biçimde reddetmek anlamına gelir. Ferrari için ise bu marka değerinin korunması demektir.

 

Bugün Ferrari yılda on binler seviyesinde üretim yapıyor. Buna rağmen dünyanın en yüksek kâr marjlarından birine ulaşabiliyor ve Brand Finance tarafından defalarca dünyanın en güçlü markalarından biri olarak değerlendiriliyor. Bu başarının kaynağını yalnızca mühendislikte ya da tasarımda aramak eksik kalır. Asıl belirleyici olan şey, altmış yıldır değişmeyen bir ilkedir. Devrin değişmesine, sosyal medya ile “show-off” piyasasına daha farklı bir perspektifle geçiş yapılmasına rağmen Ferrari, bir marka olarak bu furyaya katılmadı. İlke netti: kimlik satılık değil.

 

Ford Filmi Kazandı. Ferrari Hikâyeyi.

 

Ford v Ferrari gösterime girdiğinde izleyicilerin büyük bölümü salondan aynı duyguyla ayrıldı. Ford sonunda Ferrari’yi yenmişti. Hollywood’un anlattığı hikâye buydu. Ki bu da son derece doğaldı. Filmin kahramanları Amerikalıydı. Shelby, Ken Miles ve Henry Ford II anlatının merkezindeydi. Ferrari ise çoğu zaman uzaktan görülen, konuşmaktan çok bakan, sessiz bir rakip olarak sahnede yer alıyordu. Anlatının merkezinde Detroit vardı.

 

Fakat burada ilginç bir paradoks vardır. Büyük bir zafer hikâyesi anlatabilmek için önce büyük bir rakibe ihtiyaç vardır. Hiç kimse sıradan bir rakibi yenerek efsane olmaz. Ford’un Le Mans zaferi bugün hâlâ konuşuluyorsa bunun nedeni yalnızca Ford değildir. Sebep aynı zamanda Ford’a bu rekabetin gerekli olduğu alt metnini sağlayan Ferrari’dir. Ferrari bunu bilinçli olarak yapmamıştır elbette, fakat sonuçları itibariyle bu anlatının bir parçası olmak zorundadır. Çünkü Ford’un kahramanlık anlatısı, Ferrari efsanesi var olduğu sürece anlam kazanır.

 

Bu yüzden Ford v Ferrari istemeden de olsa ilginç bir şey yapar. Ford’u anlatırken Ferrari mitini yeniden üretir. Filmin en unutulmaz sahneleri yalnızca yarış otomobilleri değildir. Enzo Ferrari’nin sessizliği, Maranello’nun atmosferi ve pistin Ferrari için taşıdığı anlam da anlatının parçası hâline gelir. Hatta filmin en trajik karakterinin bir Ferrari pilotu değil, kendi kurumunun aldığı karar nedeniyle tarihe geçme fırsatını kaybeden Ken Miles olması, hikâyenin sonunda beklenmedik bir soru bırakır. Bu soru Le Mans’ı kimin kazandığı değildir. Soru şudur: Bir marka gerçekten ne zaman kazanır?

 

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. 1966 Le Mans’ın kazananı tartışmasız biçimde Ford’du. Yarışı Ford kazandı. Fakat altmış yıl sonra geriye dönüp baktığımızda başka bir tablo görüyoruz. Ford’un Le Mans programı dört zaferin ardından sona erdi. Ferrari ise yarışmaya devam etti. Ford için Le Mans ulaşılması gereken bir hedefti. Ferrari için ise bulunulması gereken yerdi. Bu ayrım, iki markanın yarışlara yüklediği anlam kadar, itibara yükledikleri anlamı da ortaya koyuyordu. Ford’un stratejisi yanlış değildi. Ferrari’nin stratejisi de tek doğru değildi. İkisi de kendi amaçları açısından başarılıydı. Ancak başarı ile itibar aynı şey değildir. Başarı belirli bir sonuca ulaşmayı ifade eder. İtibar ise o sonuca hangi ilkelere bağlı kalarak ulaştığınızın toplumsal hafızada bıraktığı izdir. Bu nedenle Ferrari’nin bugün ulaştığı konumu yalnızca mühendislikle, tasarımla ya da yarış başarılarıyla açıklamak eksik kalır. Aynı şekilde Ford’un Le Mans zaferini yalnızca pazarlama stratejisinin sonucu olarak görmek de eksik olacaktır. Asıl belirleyici olan, iki markanın farklı sorular sormuş olmasıdır.Ford şu sorunun peşindeydi: “Ferrari’yi nasıl yeneriz?” Ferrari ise başka bir soru soruyordu: “Ferrari olarak nasıl kalırız?” Bu iki soru bazen aynı cevaba ulaşabilir. Çoğu zaman ise ulaşmaz. 1963’te Enzo Ferrari’nin önüne bir sözleşme kondu. İmzalasaydı muhtemelen daha büyük bir otomobil üreticisi olacaktı. İmzalamadı ve daha büyük bir markaya dönüştü. Çünkü markalar yalnızca yaptıkları tercihlerle büyümez, vazgeçmedikleri ilkeleriyle de büyür. Belki de bu yüzden Ferrari’nin hikâyesi otomobil tarihinden çok marka tarihine aittir.

 

Bugün markalar büyümenin, görünürlüğün ve erişilebilirliğin peşinden koşuyor. Dijital medya her krizi birkaç saat içinde görünür hâle getiriyor; her başarı anında küresel bir kampanyaya dönüşüyor. Böyle bir ortamda iletişim ekipleri çoğu zaman markanın nasıl daha fazla konuşulacağını planlıyor. Ferrari’nin hikâyesi ise farklı bir ders veriyor. Bazen asıl mesele daha fazla konuşulmak değildir. Kendiniz hakkında söylenen şey değişmeden büyüyebilmektir. Belki de bu yüzden Ferrari’nin en büyük başarısı hiçbir zaman Le Mans değildi. En büyük başarısı, altmış yılı aşkın süre boyunca kendi varlık nedenini değiştirmemesiydi. Enzo Ferrari’nin 1963’te reddettiği sözleşme, yalnızca başarısız olmuş bir satın alma girişimi değildir. Aynı zamanda marka yönetimi açısından hâlâ güncelliğini koruyan bir ilkedir. Her teklif kabul edilmek zorunda değildir. Her büyüme fırsatı değerlendirilmek zorunda değildir. Ve bazen bir markanın geleceğini belirleyen şey, attığı imzalar değil; atmayı reddettiği imzalardır.

 

Ve belki de bugün cevaplanması gereken soru hâlâ Le Mans’ı kimin kazandığı değildir. Soru Şudur:

 

Bir marka gerçekten ne zaman kazanır?

 
 
 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page