top of page

Hediye Paketinde Mermi: Ankara Zirvesi’nin Göstergesi Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 3 gün önce
  • 4 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.

Ahşap bir kutu. Kapağında Türk bayrağı ve NATO amblemi. İçinde Türkiye’de MKE ile KÜSSAN’ın ortak üretimi olarak 1990’larda geliştirilen .357 Magnum Gümüşay revolveri. Namlusunda alıcısının adı işlenmiş. Yanında altı adet canlı mermi, bir temizlik kiti ve iki dilde hazırlanmış bir plaket: “Ülkemizde üretilen ilk revolver tipi tabanca.”

 

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinin sonunda liderler bu kutuyla uğurlandı. Takip eden günlerde ise hediyenin kendisi diplomatik gündemin parçasına dönüştü. Belçika Başbakanı silahı ve mermileri Brüksel’e ulaştığında havalimanı polisine teslim etti. Hollanda ve İsveç’in tabancaları Ankara’daki büyükelçiliklerde bırakıldı. İngiltere Başbakanı’nın hediyesi, ülkenin ithalat mevzuatı nedeniyle ancak kullanılamaz hâle getirildikten sonra Londra’ya götürülebilecek. Yunanistan Başbakanı silahı Atina Savaş Müzesi’ne bağışlayacağını açıkladı. Kanada Başbakanı ise gazetecilere, kendi hediyesi olan akçaağaç şurubunun bunun yanında oldukça sıradan kaldığını söyledi.

 

Bu tablo ilk bakışta yalnızca ilginç bir protokol ayrıntısı gibi görünebilir. Oysa diplomatik hediyeler rastgele seçilen nesneler değildir. Hangi nesnenin tercih edildiği kadar hangilerinin tercih edilmediği de mesajın parçasıdır. Bu nedenle hediyeyi yalnızca ne olduğuyla değil, neyin yerine seçildiğiyle birlikte okumak gerekir.

 

Neden bu silah?

 

Türkiye bugün savunma sanayiinde insansız hava araçlarından savaş gemilerine, füze sistemlerinden beşinci nesil savaş uçağına kadar çok daha güncel ve görünürlüğü yüksek ürünlere sahiptir. Liderlere bunlardan herhangi birinin maketi ya da güncel üretim bir tabanca da hediye edilebilirdi. Tercih ise yaklaşık otuz yıl önce geliştirilen Gümüşay revolverinden yana kullanıldı.

 

Bu tercih, yanında verilen plaketle birlikte anlam kazanıyor. Plaket teknik özellikleri değil, “ilk” olma niteliğini vurguluyor. Böylece hediye, tek başına bir silah olmaktan çıkıp Türkiye savunma sanayiinin başlangıç hikâyesini temsil eden sembolik bir nesneye dönüşüyor. Vurgu bugünkü kapasiteye değil, tarihsel sürekliliğe yapılıyor. Mesaj, “bugün üretiyoruz” değil, “uzun zamandır üretiyoruz” iddiası üzerine kuruluyor.

 

Neden canlı mermi?

 

Kutudaki altı canlı mermi hediyenin anlamını önemli ölçüde değiştiriyor. Mermisiz bir tabanca koleksiyon objesi olarak görülebilir. Canlı mühimmat ise nesneyi doğrudan hukuki düzenlemelerin konusu hâline getiriyor.

 

Burada dikkat çekici nokta bunun öngörülebilir olmasıdır. Hediyelerin yanına ihracat kontrollerine ilişkin muafiyet belgelerinin eklenmiş olması, olası hukuki sorunların önceden hesaplandığını gösteriyor. Buna rağmen mühimmatın kutuda bırakılması, tercihin bilinçli olduğunu düşündürüyor.

 

Sosyal psikolog Britta Krahn’ın DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirme de bu yorumu destekliyor. Krahn’a göre bu tür provokatif diplomatik hediyeler, karşı tarafın manevra alanını daraltan sembolik güç gösterileridir. Liderler hediyeyi reddedemiyor; ancak kendi hukuk sistemleri içinde onunla ne yapacaklarını açıklamak zorunda kalıyorlar. Böylece tartışma, hediyenin verildiği anda değil, ülkelerine döndükten sonra da devam ediyor.

 

Neden isim gravürü?

 

Marcel Mauss, hediyenin yalnızca verme eylemi olmadığını; verme, kabul etme ve karşılık verme yükümlülüklerinden oluşan toplumsal bir ilişki kurduğunu söyler (Mauss, 1925).

 

Namlu üzerine işlenen isim bu ilişkiyi daha da kişiselleştiriyor. İsimsiz bir armağan kolayca depoya kaldırılabilir. Üzerinde alıcının adı bulunan bir nesne ise doğrudan kişiye ait hâle gelir. Nitekim hiçbir lider hediyeyi iade etmedi. Bunun yerine herkes onu kendi hukuk sistemi ve siyasi koşulları içinde yönetmenin farklı bir yolunu seçti.

 

Kanada Başbakanı’nın akçaağaç şurubuna yaptığı gönderme de bu asimetrinin fark edildiğini gösteriyor. Ev sahibi ülke hediyeyi belirler; diğer taraflar ise ona nasıl karşılık vereceklerini düşünmek zorunda kalır. Mauss’un tarif ettiği karşılıklılık ilişkisi tam da burada görünür hâle gelir.

 

İki farklı hedef kitle

 

Liderlere tabancayla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın biyografisinin verilmesi, hediyenin yalnızca yabancı devlet adamlarına yönelik olmadığını gösteriyor.

 

Dış kamuoyuna verilen mesaj savunma sanayi kapasitesiyle ilgilidir. Türkiye, Small Arms Survey verilerine göre 2019-2024 döneminde dünyanın en büyük hafif silah ihracatçıları arasında yer aldı. Savunma sanayi iş birliğinin NATO gündeminde öne çıktığı bir dönemde bu tercih, Türkiye’nin bu alandaki konumunu sembolik olarak görünür kılıyor.

 

İç kamuoyunda ise aynı nesne farklı bir anlam kazanıyor. Bazı yorumlarda hediye, Osmanlı döneminde yabancı devlet adamlarına işlemeli silah armağan edilmesi geleneğinin devamı olarak sunuldu. Böylece aynı nesne dışarıya sanayi kapasitesini, içeride ise tarihsel devamlılık ve devlet geleneğini anlatan iki farklı göstergeye dönüştü. Siyasal iletişim açısından güçlü sembollerin önemli özelliklerinden biri de tam olarak budur: Aynı nesne farklı hedef kitlelere aynı anda farklı anlamlar taşıyabilir.

 

Bir zirveyi otuz iki ülkeye taşımak

 

Diplomatik zirveler çoğu zaman ev sahibi ülkenin kontrol ettiği kısa süreli iletişim alanlarıdır. Zirve bittiğinde gündem de büyük ölçüde kapanır. Bu nedenle ev sahibi devletler, görünürlüklerini birkaç günlük medya döngüsünün ötesine taşımakta zorlanırlar.

 

Ankara’daki hediye ise bu zaman sınırını fiilen ortadan kaldırdı. Silah, liderlerle birlikte ülkelerine gittiği anda tek bir NATO zirvesi otuzdan fazla ulusal bürokrasinin, gümrük makamının, güvenlik kurumunun ve medya kuruluşunun gündemine aynı anda girmiş oldu. Her ülke aynı nesne hakkında kendi hukukunu işletmek, kendi kamuoyuna açıklama yapmak ve kendi çözümünü üretmek zorunda kaldı.

 

Böylece iletişim mekânsal olarak da genişledi. Zirvenin anlatısı yalnızca Ankara’da kurulmadı; Brüksel’de polis merkezine, Londra’da ithalat mevzuatına, Atina’da müzeye, Ottawa’da basın toplantısına kadar uzanan yeni sahneler üretildi. Hediye, verildiği anda değil, ülkeler dolaştıkça yeniden haberleşen bir siyasal iletişim aracına dönüştü.

 

Kaza mı, tasarım mı?

 

Son soru, Avrupa başkentlerinde yaşanan hukuki karmaşanın planlanmamış bir sonuç mu, yoksa mesajın parçası mı olduğudur. Muafiyet belgelerinin hazırlanmış olması ve hediyenin buna rağmen aynı biçimde verilmesi ikinci ihtimali güçlendiriyor.

 

Bununla birlikte diplomatik protokolün işleyişi, bu tür sembollerin etkisini azaltabilecek bir mekanizma da sunuyor. Protokol açısından en düşük profilli seçenek, hediyeyi teşekkür ederek teslim almak, envantere kaydetmek ve kamuoyu önünde tartışma konusu yapmamaktır. Nitekim bazı ülkeler bunu tercih etti. Buna karşılık Belçika örneğinde olduğu gibi süreç kamuoyunun önünde yaşandığında, hediye yalnızca diplomatik bir armağan olmaktan çıktı ve uluslararası haber gündeminin parçası hâline geldi.

 

Dolayısıyla tartışmanın büyüklüğü yalnızca hediyeyi veren tarafın tercihine değil, alıcıların verdikleri tepkiye de bağlıydı. Ancak sonuç değişmedi. Reddedilemeyen, iade edilmeyen ve her ülkede yeniden yorumlanan bu kutu, Ankara’dan ayrıldıktan sonra da siyasal anlam üretmeye devam etti.

 

Burada dikkat çekici olan, gündemin artık hediyeyi veren tarafın kontrolünden çıkmış olmasına rağmen görünürlüğünü kaybetmemesidir. Tam tersine, her yeni ülke kendi hukuk sistemi içinde farklı bir çözüm üretirken aynı sembol yeniden uluslararası haber değeri kazandı. Bir yerde gümrüğe takıldı, başka bir yerde müzeye bağışlandı, başka bir ülkede polis kayıtlarına geçti. Her yeni işlem, Ankara’da başlayan anlatının yeni bir bölümü hâline geldi.

 

Siyasal iletişim açısından bakıldığında bu önemli bir avantajdır. Çünkü uluslararası görünürlük artık yalnızca ev sahibi devletin medya kapasitesine bağlı değildir. Mesaj, diğer devletlerin kurumları tarafından da yeniden üretilmeye başlar. İletişim literatüründe çoğu kamu diplomasisi girişimi kendi sınırlarının dışına çıkmakta zorlanırken, burada tartışmanın taşıyıcısı bizzat alıcı ülkelerin bürokrasileri oldu.

 

Ankara’dan kalkan uçakların çoğunda kargaşaya sebep olan o şey, yalnızca bir silahtan ibaret değildi. Asıl yolculuğa damgasını vuran, o silah üzerinden kurulan anlatıydı.

 
 
 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page