top of page

Tanrılarına İhanet Eden İmparatorluk: Ithaka

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 6 gün önce
  • 11 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.

Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi daha ilk afişinde nasıl okunmak istediğini açıkça söylüyor. Mermer bir büstün üzerine yalnızca üç kelime kazınmış: Defy the Gods. Tanrılara meydan oku.

 

Bu slogan, Homeros’un yaklaşık üç bin yıl önce anlattığı hikâyeye yeni bir vurgu kazandırıyor. İlk bakışta Odysseus’un tanrılarla mücadelesini çağrıştıran bu ifade, aslında çok daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Bir siyasal düzen, kendisini meşru kılan ilkeleri ihlal ettiğinde bunun bedelini nasıl öder?


Film dikkatle izlendiğinde asıl meselenin tanrılarla savaşmak olmadığı, onların temsil ettiği düzenin bozulması olduğu görülüyor. Nolan’ın Odysseus’u, Truva’dan yalnızca zafer kazanmış bir kral olarak ayrılmıyor. Arkasında bıraktığı savaşın yöntemleriyle, verdiği kararlarla ve bu kararların sonuçlarıyla birlikte eve dönmeye çalışıyor.

 

Bu nedenle filmdeki yolculuğu yalnızca bir kralın Ithaka’ya dönüş macerası olarak okumak eksik kalır. Daha geniş anlamıyla anlatılan, kendi kurallarını ihlal etmiş bir siyasal düzenin yeniden meşruiyet arayışıdır.

 

Homeros’un dünyasında siyasal düzen yalnızca ordularla kurulmaz. Toplulukları birbirine bağlayan görünmez kurallar da en az surlar kadar önemlidir. Bunların başında ise xenia, yani misafirperverlik ve karşılıklı güven ilkesi gelir. Antik Yunan’da yabancıya sunulan sofra, verilen hediye ya da açılan kapı yalnızca bireysel bir nezaket değildir; Zeus’un koruması altındaki kutsal bir düzendir. Bu yüzden bir hediye, yalnızca hediyenin kendisinden ibaret değildir. Hediye, antik toplumlarda; hatta önemli ölçüde aşınmış olsa da modern toplumlarda bile, nezaket ve saygıdan doğan karşılıklı bir güven ilişkisi teklifidir. Hediyeyi veren, savaş için değil barış için geldiğini vurgulamak için bir sembolü kullanır. Bu sembol burada Truva Atı’dır. Burada hediyenin sunduğu alt anlam, temsil ettiği ideolojinin bir birleştirici güç olarak sembolize edilmesi fikrini hediyeyi kabul eden (ya da etmesi beklenen) tarafa sunar. Bu sembolizasyon, savaş hâlinde de barış düzeninde de ortak bir anlatı oluşturur; olası bir çatışma veya anlaşmazlık hâlinde bu birleştirici gücü merkeze alarak çözüm sunmayı hedefler. Hediyeyi alan ise, hediyeyi veren tarafın teklif ettiği bu alt anlamıyla beraber sunulan anlatıyı kabul etmiş sayılır; hediyeyi veren tarafın kurmayı önerdiği birleştirici barış düzenini bozmayacağını taahhüt eder.

 

Buradaki “imparatorluk” ifadesini tarihsel bir sınıflandırma olarak değil, siyasal bir metafor olarak kullanmak gerekir. Ithaka bir imparatorluk değildir; Truva’ya karşı savaşan Achaialılar da tek bir imparatorluk oluşturmaz. Fakat Nolan’ın filminde savaşın yarattığı güç, merkezileşen kararlar ve bu kararların sıradan insanlar üzerindeki sonuçları, imparatorluk siyasetinde karşılaştığımız temel bir probleme oldukça yakındır: Bir düzen, gücü arttıkça kendisini sınırlayan ilkeleri de aşmaya başlarsa ne olur?

 

Filmin asıl meselesi de burada başlıyor.

 

Truva Atı Neden Yalnızca Bir Savaş Hilesi Değildir?

 

Çocukluğumuzdan beri Truva Atı’nı zekânın kaba kuvvet üzerindeki zaferi olarak dinledik. On yıl boyunca surları aşamayan Yunan ordusunun, güçle başaramadığını akılla başardığı anlatıldı. Bu yorum yanlış değildir. Fakat eksiktir.

 

Çünkü Nolan’ın filminde Truva Atı yalnızca başarılı bir askeri strateji olarak kullanılmaz. Atın çalışabilmesi için Truvalıların yalnızca kandırılması değil, belirli bir sembole inanmaları gerekir. At, filmde Athena’ya bırakılmış bir armağan olarak sunulur.

 

Buradaki ayrım önemlidir. Truva Atı’nı doğrudan xenia, yani misafirperverlik kuralı üzerinden okumak doğru olmaz. At, bir misafirin ev sahibine sunduğu hediyeden çok, ortak kabul edilen dinsel kodlara yaslanan kutsal bir armağandır. Fakat tam da bu nedenle sıradan bir savaş aracından daha güçlüdür.

Çünkü armağan yalnızca fiziksel bir nesne değildir. Kendisiyle birlikte bir niyet de taşır.

 

Bir taraf diğerine armağan sunduğunda, yalnızca bir nesne vermiş olmaz; kendi niyetinin nasıl okunması gerektiğini de teklif eder. Armağan bu nedenle karşılıklı güvenin sembolik araçlarından biridir. Hediyeyi veren taraf, nesnenin görünen anlamını belirler. Hediyeyi alan taraf ise karşısındaki kişinin gerçek niyetini doğrudan bilemediği için bu anlama güvenmek zorundadır.

 

Truva Atı’nın siyasi iletişim açısından asıl gücü tam olarak burada ortaya çıkar.

 

Yunanlar Truvalılara yalnızca tahta bir at bırakmazlar. Aynı zamanda savaşın sona erdiğini, geri çekildiklerini ve geride tanrılara ait kutsal bir armağan bıraktıklarını anlatan bir hikâye bırakırlar. Truvalılar ise atı kabul ettiklerinde yalnızca nesneyi değil, onunla birlikte sunulan anlatıyı da kabul etmiş olurlar.

 

Fakat iki taraf arasında önemli bir bilgi asimetrisi vardır.

 

Hediyeyi alan taraf yalnızca kendisine sunulan anlamı görebilir. Hediyeyi veren taraf ise hem görünen anlamı hem de onun arkasındaki gerçek planı bilir. Böylece armağan, güven üretmesi gereken bir sembol olmaktan çıkıp güvenin kendisini istismar eden bir araca dönüşebilir.

 

Truva Atı’nın yaptığı tam olarak budur. Dışarıdan bakıldığında Athena’ya sunulmuş kutsal bir armağandır. İçeriden bakıldığında ise felaket taşır.

 

Bu nedenle At’ın asıl işlevi surları aşmaktan ibaret değildir. Yunan ordusu, askeri üstünlük elde etmek için iki tarafın da anlayabildiği ortak bir sembolik dili araçsallaştırır. Bir başka ifadeyle, yalnızca Truvalıları kandırmaz; kendisinin de parçası olduğu kutsal düzenin işaretlerini savaş aracına dönüştürür.

 

Kısa vadede yöntem son derece başarılıdır. Truva düşer. Fakat mesele tam da burada başlar.

 

Zaferin Bedeli

 

Bir medeniyet yalnızca yasalarla yaşamaz. Semboller, ritüeller, karşılıklılık ilişkileri ve hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu belirleyen görünmez sınırlar da siyasal düzenin parçasıdır.

 

Bu nedenle bir sembolün anlamını kısa vadeli avantaj uğruna tersine çevirmek, yalnızca rakibi kandırmak anlamına gelmez. Aynı zamanda gelecekte o sembole duyulabilecek güveni de aşındırır.

 

Truva Atı’nın açtığı gedik bu yüzden yalnızca Truva surlarında değildir. Yunanların kendi düzeninde de bir gedik açılmıştır. Üstelik sorun Truva Atı’yla sınırlı kalmaz. Şehrin düşmesinin ardından kutsal alanların ihlal edilmesi, Athena’nın tapınağında yaşananlar ve zafer sarhoşluğu içinde tanrılara ait sınırların aşılması, savaşın artık yalnızca düşmana karşı verilmediğini gösterir.

 

Burada tarihsel ve mitolojik sorumlulukları birbirinden ayırmak gerekir. Athena’nın tapınağına yönelik en ağır ihlalin merkezinde Odysseus değil, Cassandra’ya saldıran Küçük Ajax bulunur. Fakat Yunanların ortak zaferi, aynı zamanda ortak bir ahlaki çözülmenin sahnesine dönüşür.

 

Nolan’ın filmi bu mirası Odysseus’un kişisel hikâyesine bağlar. Odysseus savaşı kazanmıştır. Fakat kazandığı savaşın yöntemlerinden artık kaçamaz. Bu yüzden filmdeki “tanrılar” yalnızca doğaüstü varlıklar olarak okunmak zorunda değildir. Aynı zamanda topluluğun üzerinde uzlaştığı sınırların, yasaların ve kurucu ilkelerin sembolik temsilcileri olarak da görülebilirler.

 

Athena bu açıdan özellikle önemlidir. Savaşla ilişkili olmakla birlikte aynı zamanda aklı, stratejiyi ve kentin düzenini temsil eder. Onun adına sunulduğu söylenen bir armağanın katliam aracına dönüştürülmesi ve ardından onun kutsal alanının ihlal edilmesi, askeri zafer ile medeniyetin kendi ilkeleri arasındaki ayrışmayı görünür hale getirir. Mitoloji bu tür ihlallerin sonucunu tanrıların öfkesiyle anlatır. Siyaset bilimi ise benzer bir süreci meşruiyet kaybı olarak okuyabilir.

 

Bir siyasal düzen kendisini sınırlayan kuralları yalnızca rakiplerine uygulayıp kendi çıkarları söz konusu olduğunda askıya almaya başladığında, kısa vadede güç kazanabilir. Fakat aynı anda o kurallar üzerinden ürettiği meşruiyeti de tüketmeye başlar.

 

Odysseus’un eve dönüş yolculuğunun ağırlığı da buradan gelir. Truva’da savaş bitmiştir. Fakat Truva’da verilen kararların sonuçları henüz bitmemiştir.

 

Polyphemos: Kazanmak Yetmediğinde

 

Odysseus’un yolculuğundaki en bilinen duraklardan biri Kyklop Polyphemos’un mağarasıdır. Odysseus burada yine zekâsıyla hayatta kalır. Kendini “Hiç Kimse” olarak tanıtır, Polyphemos’u kör eder ve adamlarını mağaradan çıkarmayı başarır. Buraya kadar hikâye Truva Atı’yla aynı kahramanlık modelini tekrarlar: kaba kuvvet karşısında stratejik zekâ.

 

Fakat Odysseus gemisi kıyıdan uzaklaştığında yaptığı şey, hikâyenin anlamını değiştirir. Güvenliğe ulaşmıştır. Plan başarılı olmuştur. Adamları kurtulmuştur. Buna rağmen gerçek adını Polyphemos’a haykırır. Odysseus için artık zafer kazanmış olmak yeterli değildir. Zaferin kimin tarafından kazanıldığının da bilinmesi gerekir.

 

Homerosçu gelenekte bu davranış hubris, yani insanın kendi sınırlarını aşan ölçüsüz gururuyla ilişkilendirilebilir. Siyasal iletişim açısından ise başka bir mesele daha ortaya çıkar: başarı ile görünürlük arasındaki fark. Odysseus güvenlik problemini çözmüştür. Fakat elde ettiği askeri ve stratejik başarıyı kişisel itibara çevirmek ister. Bunun bedeli ise oldukça büyüktür. Polyphemos artık kendisini kör eden kişinin kim olduğunu bilir ve babası Poseidon’a seslenebilir.

 

Burada Odysseus’un temel hatası Polyphemos’u yenmesi değildir. Kazandığı zaferi sessiz bırakamamasıdır. Bu durum modern siyasette de oldukça tanıdıktır. Devletler bazen elde ettikleri kazanımı korumaktan çok, o kazanımın kendi başarıları olarak görünmesini önemserler. Böylece güvenlik amacıyla başlayan bir eylem statü, prestij ve iç kamuoyuna yönelik performansın parçası haline gelir.

 

Başarı ile başarıyı sahiplenme ihtiyacı arasındaki fark ortadan kalktığında, başlangıçta gereksiz olan yeni maliyetler ortaya çıkabilir. Polyphemos sahnesinde de olan budur. Odysseus zaferini ilan ederek yalnızca geçmişte ne yaptığını açıklamaz. Gelecekte kendisine kimin düşman olacağını da belirler.

 

Sinon: Bir Düzen Kendi İnsanına Ne Zaman İhanet Eder?

 

Nolan’ın Homerosçu anlatıya yaptığı en önemli müdahalelerden biri Sinon karakteridir. Sinon’un Truva Atı hikâyesindeki klasik rolünün en ayrıntılı biçimini Homeros’ta değil, Vergilius’un Aeneis’inde görürüz. Geleneksel anlatıda Sinon hilenin parçasıdır ve Truvalıları bilinçli biçimde kandırır. Nolan bunu değiştirir.

 

Filmde Sinon, planın tamamını bilmeyen sıradan bir askerdir. Atın Truvalılara sunulacağını bilir; fakat Odysseus ona Yunan askerlerinin atın içine saklandığını söylemez. Bunun gerekçesi de son derece dikkat çekicidir. Sinon’un inandırıcı olabilmesi için gerçekten inanması gerekir. Odysseus yalnızca Truvalıları kandırmaz. Kendi askerini de kandırır. Bu değişiklik filmin siyasal boyutunu önemli ölçüde genişletiyor. Çünkü artık Truva Atı yalnızca düşmana karşı gerçekleştirilen başarılı bir dezenformasyon operasyonu değildir. Aynı yöntem içeride de uygulanmıştır. Merkezdeki karar alıcı, planın başarılı olabilmesi için kendi insanından bilgi saklar ve onun hayatını bilmediği bir riskin içine sokar.

Sinon’un Hades’te Odysseus’la karşılaşmasının ağırlığı tam da buradan gelir. Odysseus askeri mantığı açıklayabilir. Planın çalışması için Sinon’un gerçeği bilmemesi gerektiğini söyleyebilir. Savaşın sona ermesi için bunun gerekli olduğunu savunabilir.

Fakat bütün bu gerekçeler Sinon’un temel sorusunu ortadan kaldırmaz: Neden bana yalan söyledin? Burada askeri gereklilik ile siyasal meşruiyet arasındaki eski problem karşımıza çıkar.

Bir kararın etkili olması, onu otomatik olarak meşru hale getirir mi?

 

Devletler savaş zamanlarında bilgi saklarlar. Komutanlar operasyonel gereklilik nedeniyle askerlerine planın tamamını açıklamayabilirler. Dolayısıyla Sinon’un yaşadığı durum tek başına olağanüstü değildir. Nolan’ın meseleyi ağırlaştırdığı nokta, Sinon’un yalnızca bilgisiz bırakılmaması, bilmediği planın maliyetini de bizzat ödemesidir. Kararı veren ile bedelini ödeyen birbirinden ayrılmıştır.

 

İmparatorluk metaforunun anlam kazandığı yerlerden biri tam olarak burasıdır. Güç merkezileştikçe kararın faydası ile maliyeti farklı toplumsal gruplar arasında dağılabilir. Merkez zafer kazanırken çevre bedel öder. Sinon’un öfkesi bu nedenle yalnızca kişisel bir kırgınlık değildir. Yönetilenlerle yönetenler arasındaki güven ilişkisinin bozulmasını temsil eder.

 

Truva’da düşmana karşı kullanılan araç, sonunda kendi askerine de yönelmiştir.

 

Zeus’un Yasası

 

Filmin geri kalanında bu güven problemi başka bir kavram üzerinden yeniden karşımıza çıkar: xenia. Nolan bunu filmde doğrudan “Zeus’un Yasası” olarak adlandırır.

 

Antik Yunan dünyasında xenia, yabancı ile ev sahibi arasındaki misafirperverlik ilişkisidir. Özellikle hareketliliğin zor ve tehlikeli olduğu bir dünyada yabancıyı kabul etmek, ona yemek ve barınak sunmak, karşılığında misafirin de ev sahibinin düzenine saygı göstermesini beklemek önemli bir toplumsal mekanizmadır. Bu nedenle xenia yalnızca görgü kuralı değildir. Karşılıklılık üzerine kurulmuş bir güven sistemidir.

 

Odysseus’un yolculuğundaki pek çok karşılaşma bu sistemin sınırlarını test eder. Polyphemos bunun en açık örneklerinden biridir. Odysseus ve adamları onun mekânına yabancı olarak gelir. Bekledikleri şey, Zeus’un koruması altındaki misafirperverlik düzenidir. Polyphemos ise bu düzeni tanımaz.

 

Talipler ise aynı yasayı diğer yönden ihlal eder. Misafir olarak girdikleri Odysseus’un evinde ev sahibinin kaynaklarını tüketir, Penelope üzerinde baskı kurar ve zamanla evin fiili sahipleri gibi davranmaya başlarlar. Böylece film boyunca aynı soru farklı şekillerde tekrar edilir.

 

Bir toplumsal düzen, taraflardan biri ortak kuralları artık tanımadığında nasıl ayakta kalabilir?

 

Kirke ve Kalypso: Koruma Ne Zaman Tahakküme Dönüşür?

 

Kirke ve Kalypso bu sorunun daha karmaşık örneklerini oluşturur. İlk bakışta ikisi de Polyphemos gibi davranmaz. Odysseus’a doğrudan düşmanlık göstermek yerine barınak, yiyecek ve güvenlik sağlarlar. Fakat bu cömertliğin bir sınırı vardır. Odysseus’un ayrılabilme özgürlüğü.

 

Misafirperverlik ancak misafirin misafir kalmayı reddedebilme hakkı sürdüğü müddetçe karşılıklı bir ilişki olarak kalır. Ev sahibi sunduğu korumayı misafirin hareket alanını kontrol etmek için kullanmaya başladığında ilişkinin niteliği değişir. Koruma, bağımlılığa dönüşür. Bu ayrım siyaset açısından da önemlidir.

 

Devletler, kurumlar ve siyasal hareketler meşruiyetlerinin önemli bir bölümünü koruma vaadi üzerinden üretirler. Güvenlik sağlarlar, üyelik sunarlar, belirli hakların korunacağını vaat ederler. Fakat koruma sağlayan aktör, sağladığı güvenliği kişilerin hareket alanını sınırlamanın gerekçesi haline getirdiğinde aynı mekanizma tahakküm üretmeye başlayabilir. Dolayısıyla sorun korumanın kendisi değildir. Koruma karşılığında ne talep edildiğidir.

 

Odysseus’un yolculuğunda xenianın sürekli sınanmasının nedeni de budur. Ev sahibi ve misafir arasındaki ilişkinin meşruiyeti, taraflardan birinin diğerini tamamen kontrol etmediği ince bir dengeye bağlıdır. Bu denge kaybolduğunda kutsal misafirperverlik ilkesi kendi karşıtına dönüşebilir.

 

Asıl Kriz Ithaka’dadır

 

Odysseus’un bütün yolculuğunun hedefi Ithaka’ya dönmektir. Fakat eve ulaştığında karşılaştığı durum, filmin başından beri tartışılan sorunu bu kez kendi siyasal düzeninin merkezine taşır. Ithaka yabancı bir ordu tarafından işgal edilmemiştir. Sarayın kapıları hâlâ yerindedir. Devlet dışarıdan yıkılmamıştır. Fakat içerideki düzen büyük ölçüde çözülmüştür.

 

Penelope’nin talipleri yıllardır Odysseus’un evinde yaşamaktadır. Onun sofrasından yemek yer, kaynaklarını tüketir ve misafir olarak girdikleri evde giderek ev sahibi gibi davranırlar. Bu, xenianın belki de hikâyedeki en açık ihlalidir. Çünkü karşılıklılık tamamen ortadan kalkmıştır. Ev sahibi artık kendi evinde egemen değildir.

 

Taliplerin siyasal anlamı da bu nedenle yalnızca Penelope ile evlenmek isteyen erkeklerden ibaret değildir. Onlar, merkezdeki otoritenin kaybolmasıyla birlikte ortak kuralların nasıl aşınabileceğini gösterirler. Truva’da Yunanların karşı tarafın kutsal sembollerini araçsallaştırmasıyla başlayan sorun, Ithaka’da kendi evlerinin kurallarının araçsallaştırılmasıyla geri döner.

 

Bu simetri önemlidir. Truva’da Yunanların avantajına çalışan kural ihlali, Ithaka’da Odysseus’un aleyhine çalışmaktadır. Bir başka ifadeyle Odysseus, sonunda kendi uyguladığı siyasal mantığın karşı tarafında kalır.

 

Kurallar yalnızca bizim için avantajlı olduklarında korunabilecek araçlar değildir. Bir düzenin gerçekten var olabilmesi için aynı kuralların, sonucu hoşumuza gitmediğinde de bağlayıcı olması gerekir. Aksi halde elde kalan şey hukuk veya gelenek değil, yalnızca güç ilişkisidir.

 

Melos’un Hatırlattığı Şey

 

Bu problem yalnızca Homeros’un veya Nolan’ın dünyasına ait değildir. Thukydides’in Peloponez Savaşı Tarihi’nde anlattığı Melos Diyaloğu, benzer bir sorunun siyasal biçimini gösterir. Atinalılar Meloslularla yaptıkları görüşmede adalet tartışmasını büyük ölçüde reddederler. İki taraf arasında eşit güç bulunmadığı için meselenin haklılık üzerinden değil, kapasite üzerinden değerlendirilmesini isterler. Mantık açıktır. Güçlü olan, gücünün izin verdiğini yapacaktır.

 

Melos kısa vadede bu mantığın karşısında direnemez. Atina kazanır. Fakat Melos örneğinin tarihsel öneminin yalnızca küçük bir adanın yenilmesinden kaynaklanmamasının nedeni de budur. Atina’nın kendi demokratik siyasal kimliği ile dışarıda kullandığı güç dili arasındaki mesafe görünür hale gelir.

 

Güç, meşruiyetin yerini almaya başladığında askeri başarı ile siyasal başarı birbirinden ayrılabilir.


Truva’da da aynı problem vardır. Yunanlar savaşı kazanırlar. Fakat kazanabilmek için kullandıkları araçlar, zaferden sonra nasıl bir düzen kurabilecekleri sorusunu ağırlaştırır.

 

Bu nedenle birçok siyasal düzen askeri yenilgiden önce meşruiyet krizi yaşar. Çöküş her zaman sınırların kaybedilmesiyle başlamaz. Bazen daha önce, o sınırları anlamlı hale getiren ilkelerin yalnızca ihtiyaç duyulduğunda kullanılan araçlara dönüşmesiyle başlar.

 

Tanrılara Meydan Okumak: Mücadelenin Ağırlığı

 

Bu noktada Nolan’ın afişindeki Defy the Gods sözü başka bir anlam kazanıyor. Çünkü film gerçekten de Homeros’un dünyasındaki tanrıları önemli ölçüde geri plana çeker. İlahi müdahalelerin bir kısmını belirsiz bırakır, bazılarını dünyevi açıklamalara yaklaştırır ve Odysseus’u kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalan daha modern bir karakter gibi kurar.

Fakat tam da bu nedenle sloganın ironik bir tarafı vardır. Tanrılara meydan okumak, tanrıları yenmek anlamına gelmez. Odysseus’un asıl problemi Poseidon’dan daha güçlü olamaması değildir. Kendisi için bağlayıcı olması gereken sınırları, gerektiğinde aşabileceğine inanmasıdır.

 

Bu açıdan bakıldığında Poseidon’un öfkesi hikâyenin nedeni olmaktan çok, daha önce başlayan bir sürecin mitolojik anlatımı haline gelir. Sebep Truva’da aranmalıdır. Kutsal bir armağanın savaş aracına dönüştürülmesinde, zaferin ardından sınırların kaybolmasında, Sinon’a söylenen yalanda ve kazanılan başarının kişisel şöhrete dönüştürülmesinde aynı davranış biçiminin farklı örnekleri bulunur.

 

Odysseus her seferinde kısa vadede rasyonel görünen bir karar verir. Sorun, bu kararların birlikte nasıl bir siyasal karakter ürettiğidir.

 

Eve Dönmek Ne Demektir?

 

Bu nedenle Odyssey’nin merkezindeki soru yalnızca “Odysseus Ithaka’ya nasıl dönecek?” değildir. Daha ilginç soru, döndüğünde karşısında ne bulacağıdır. Çünkü fiziksel olarak eve ulaşmak ile siyasal ve ahlaki olarak eve dönebilmek aynı şey değildir. Odysseus’un bıraktığı Ithaka ile bulduğu Ithaka aynı değildir. Fakat Truva’dan ayrılan Odysseus ile Ithaka’ya dönen Odysseus da aynı kişi değildir.

 

Nolan’ın Sinon’u bu yüzden film için önemlidir. Odysseus’un karşısına yalnızca savaşta kaybettiği bir asker olarak çıkmaz. Ona zaferin görünmeyen maliyetini hatırlatır. Komutanın başarılı planı ile askerin kaybettiği hayat aynı olayın iki farklı anlatısıdır.

 


Ithaka’ya dönüş de ancak bu iki anlatının aynı anda kabul edilmesiyle anlam kazanabilir. Siyasal düzenler açısından da benzer bir problem vardır. Devletler ve kurumlar kendi başarı hikâyelerini anlatmakta oldukça başarılıdırlar. Kazanılan savaşlar, büyüyen ekonomi, genişleyen nüfuz, yükselen oy oranı ya da artan pazar payı görünürdür. Daha az görünür olan, bu başarıların hangi kuralları aşındırdığı ve kimlere hangi maliyetleri yüklediğidir.

 

Meşruiyet tam da bu iki hesap arasındaki farkta ortaya çıkar.

 

Tanrılarına İhanet Eden İmparatorluk

 

Bu nedenle The Odyssey’yi yalnızca tanrılara karşı mücadele eden bir adamın hikâyesi olarak okumak filmin en ilginç tarafını gözden kaçırır. Asıl mesele tanrıları reddetmek değildir. Tanrıların temsil ettiği sınırların ne zaman bağlayıcı olmaktan çıktığıdır.

 

Truva Atı bunun ilk büyük örneğidir. Kutsal armağanın anlamı askeri üstünlük için kullanılır. Sinon ikinci örnektir. Aynı üstünlük için kendi askeri gerçeğin dışında bırakılır. Polyphemos’ta zafer, güvenliğin ötesine geçip kişisel şöhrete dönüştürülür. Kirke ve Kalypso’da koruma ile tahakküm arasındaki sınır görünür hale gelir. Ithaka’da ise bütün bu tartışma başlangıç noktasına geri döner. Ortak kuralları tanımayanlar artık dışarıdaki düşmanlar değil, evin içindeki misafirlerdir.


 

Böylece Odysseus’un yolculuğu coğrafi bir dönüşten daha fazlasına dönüşür. Kendi ilkelerini ihlal ettikten sonra yeniden o ilkelerin korumasına ihtiyaç duyan bir düzenin hikâyesi haline gelir.

 

Bugün devletler, siyasi hareketler, kurumlar ve markalar için de temel problem çok farklı değildir. Her biri belirli bir vaat üzerinden meşruiyet üretir. Adalet, güvenlik, özgürlük, dürüstlük, kalite, sadakat ya da eşitlik… Bu ilkeler aktörlerin yalnızca dışarıya anlattıkları sloganlar değildir. Kendilerini sınırlamaları gereken kurallardır.

 

Sorun da bir kurumun rakibinin bu ilkeleri ihlal etmesiyle başlamaz. Kendi çıkarı için ilk kez kendisinin ihlal etmesiyle başlar. Çünkü kurucu bir ilke yalnızca avantaj sağladığı sürece geçerliyse, artık ilke değildir.

 

Truva Atı’nın asıl mirası da burada bulunuyor. Yunanlar bir armağanı silaha dönüştürerek savaşı kazanırlar. Fakat aynı anda armağanın temsil ettiği güveni de savaşın parçası haline getirirler.

 

Bu yüzden Odysseus’un en uzun yolculuğu, Truva ile Ithaka arasındaki deniz olmayabilir. Asıl mesafe, bir düzenin kendi ilkelerini ihlal ettiği an ile yeniden o ilkeler üzerinden meşru olabileceği an arasındadır.

 

Ve bazen o mesafe, bütün denizlerden daha uzun olabilir.


 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page