top of page

Budapeşte’den Sofya’ya: Avrupa’nın Siyasi Sarkacı ve Türkiye’nin Önündeki Yeni Denklem

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

12 Nisan’da Macaristan seçmeni on altı yıllık Orbán iktidarını tarihe gömdü. Yedi gün sonra, 19 Nisan’da, Bulgaristan seçmeni eski cumhurbaşkanı Rumen Radev’i yaklaşık yüzde 45’lik bir oranla ezici biçimde iktidara taşıdı. İki seçim, aynı hafta, zıt yönler. Bu tesadüf değil; Avrupa’nın içinde bulunduğu gerilimi olduğu gibi ortaya koyuyor. Ama bu gerilimi doğru okuyabilmek için önce yanlış sorudan uzaklaşmak gerekiyor. “Bu seçimler birbirine benziyor mu?” ya da “Bu seçimler Türkiye’ye benziyor mu?” soruları analitik açıdan verimsiz. “Bu iki seçim birlikte okunduğunda ne açıyor?” sorusu ise gerçekten tartışmaya değer.


Aşırı Sağ Yükseliyor mu, Geri mi Çekiliyor?


Cevap ikisi de. Macaristan’ı Avrupa’nın daha geniş siyasi tablosuna oturtmak zorunlu; çünkü hem “Avrupa kurtarıldı” hem de “bu münferit bir hadise” yorumları eşit ölçüde yanıltıcı. 2025 yılının ortasında tarihte ilk kez Avrupa’nın üç büyük ekonomisinde — Almanya, Fransa ve İngiltere — aşırı sağ partiler eş zamanlı olarak anketlerin başına geçti. European Council on Foreign Relations’ın Ocak 2026 tarihli analizine göre aşırı sağ partiler AB’nin altı üye devletinde iktidar ortağı ya da tek başına iktidarda, dokuz ülkede ise iktidara yakın konumda. Ama aynı dönemde Slovenya’da liberal Başbakan Golob sağcı Janša’yı yendi; İtalya’da Meloni kendi anayasa reformunu referandumda kaybetti ve seçmenlerin yüzde 53,5’i hayır dedi. Georgetown Üniversitesi’nden Gábor Scheiring’in Al Jazeera’ya Mart 2026’da yaptığı değerlendirme bu tabloyu özetliyor: “Durum gerçekten karmaşık; temiz bir anlatı satan herkes aşırı basitleştiriyor.” Scheiring bu dinamiği “illiberal sarkaç” olarak tanımlıyor: aşırı sağ yükseliyor, tökezliyor, siyasi merkez geçici olarak zemin kazanıyor. Fakat yapısal etkenler, yani ekonomik durgunluk, reel ücretlerdeki düşüş, konut krizleri, göç endişeleri gibi etkenler değişmiyor. Yani Macaristan münferit bir hadise değil; ama Avrupa’nın aşırı sağdan kurtulduğuna dair bir sinyal de değil.


Orbán’ın Düşüşü: Anlatının İşlevi ile Gerçekliği Arasındaki Mesafe


Georgetown Üniversitesi’nden R. Daniel Kelemen’in PBS’e yaptığı açıklamada belirttiği üzere, Orbán’ın sistemi rekabetçi otokratik bir yapıydı; seçimler yine de yapılıyordu ve yeterince büyük bir oy farkı bu sistemi aşabildi. Bu bir umut anlatısı olarak işe yarıyor. Bu durum, özellikle sandığın sonuç üretip üretemeyeceğinden emin olmayan seçmen kitleleri açısından oldukça etkili bir anlatı mekanizmasını meydana getiriyor. Polonya 2023’ün ardından Macaristan 2026, “uzun süreli yerleşik iktidarlar kurumsal avantajlarına rağmen sandıkta yenilir” argümanına ikinci somut örneği sağladı. Muhalefet siyasetçilerinin bu gelişmeyi siyasal iletişim malzemesi olarak kullanması anlaşılır ve meşru; zira seçmenin sandığın dönüştürücü gücüne olan inancını yeniden inşa etmek, her muhalefet hareketinin öncelikli sorunu.


Bununla birlikte, anlatının işlevi ile iki ülke koşullarının gerçekten karşılaştırılabilir olduğunu iddia etmek arasındaki mesafe dikkatli okunmalıdır. Orbán’ın Macaristan’ı AB üyesi, NATO üyesi, Schengen bölgesinde yer alan küçük bir Orta Avrupa devletiydi. Fidesz’in inşa ettiği sistem, AB kurumsal baskısının tam ortasında şekillendi ve nihayetinde bu baskılar altında kırıldı; dondurulmuş AB fonları, Avrupa Parlamentosu kararları ve uluslararası gözlem mekanizmaları sistemin üzerinde sürekli baskı oluşturdu. Devlet kapasitesi, jeopolitik konum, AB ilişkileri, ekonomik ölçek ve kurumsal bağlam bakımından ciddi farklar var. Bir seçim metaforunu siyasi kampanyaya dönüştürmek başka, iki ülkenin koşullarının yapısal olarak taşınabilir olduğunu iddia etmek başka şeydir. Bu ayrım gözetilmediğinde hem analitik kesinlik kaybedilir hem de karşı argüman üretmek kolaylaşır.


Sofya’da Ne Oldu: Radev’i Doğru Okumak


Bulgaristan seçimi ise meseleyi niteliksel olarak farklı bir düzleme taşıyor. ECFR’ın seçim sonrası analizine göre Radev, dış politikada Orbán gibi konuşacak ama eylemde Slovak Başbakanı Robert Fico gibi davranacak: Rusya ile “pragmatik diyalog” söylemi var, ancak NATO ve AB üyeliğine karşı çıkmıyor. Ukrayna’ya yardıma itiraz etti, Batı yaptırımlarını eleştirdi, Rusya ile enerji ilişkilerinin sürdürülmesini savundu. Balkan Insight’ın haberlerine göre Bulgaristan’ın komşusu Kuzey Makedonya’nın AB üyeliğine de karşı çıktı. CNN’in aktardığına göre Rusya’nın Bulgaristan büyükelçisi ise Radev’in Rusya yanlısı bir politikacı olmadığını söylüyor, Moskova ile diyalog çağrısını “pragmatizm” olarak çerçeveliyor. Bulgaristan Ocak 2026’da Avro bölgesine katıldı; Rusya gazı ithalatını zaten azaltmış durumda. Bu yapısal kısıtlar altında Radev’in ne kadar manevra alanına sahip olduğu henüz belirsiz.


Aynı zamanda Radev’in yükselişini salt ideolojik bir tercih olarak okumak da yanıltıcı olur. Bulgaristan sekiz seçimde koalisyon krizleri ve siyasi felç yaşadı; seçmen nihayetinde “kim olursa olsun istikrar” refleksiyle hareket etti. ECFR analizi bu noktayı özellikle vurguluyor: Radev, Orbán değil. Fidesz sistemi gibi bir kurumsal dönüşüm projesinin ürünü değil, koalisyon yorgunluğuna, ekonomik buhrana ve kronik yolsuzluk öfkesine verilen bir yanıt. Bu, ideolojik bir tercih değil, bir tükenme oyu. Yine de Scheiring’in sarkaç argümanı açısından bakıldığında tablo çarpıcı: Macaristan’da pro-Kremlin bir sistem çökerken, aynı hafta Bulgaristan’da Kremlin’e pragmatik yakınlık besleyen bir lider yükseliyor. Washington Post’un bu gelişmeyi “Orbán gitti, Radev geldi” şeklinde çerçeveleyen yorumu, Batılı analistlerin “demokrasi galip geldi” anlatısını kısa devre ettiriyor.


Bulgaristan Türkiye İçin Dikkate Değer Bir Dosya


Macaristan seçimi Türkiye’yi ağırlıklı olarak AB dengeleri üzerinden dolaylı biçimde etkilerken, Bulgaristan çok daha yakın ve somut bir ilişki içeriyor: komşuluk, tarih, göç ve azınlık siyaseti. Bu nedenle Sofya’daki gelişmeler yalnızca Avrupa jeopolitiğinin bir parçası olarak değil, doğrudan ikili ilişkiler prizmasından da okunmalı.


Bu bağlamda Bulgaristan’daki yaklaşık 600.000 kişilik Türk azınlığın siyasi sesinin bu seçimde ciddi ölçüde zayıflaması dikkat gerektiriyor. P.A. Turkey’de Prof. Ceyhun Elgin’in analizine göre Türklerin tarihsel temsilcisi DPS, iç bölünme nedeniyle büyük hasar gördü. Yaptırım altındaki medya patronu Peevski kontrolündeki DPS yaklaşık yüzde 7,1 ile parlamentoya girerken, kurucu Ahmed Doğan’ın ayrılıkçı “Haklar ve Özgürlükler İttifakı” parlamentoya girmeyi başaramadı. Türk siyasi ağırlığı fiilen ikiye bölünmüş ve zayıflamış oldu; Türk seçmenlerinin bir kısmının Radev’in hareketine yöneldiği de bildiriliyor. Bu kriz, Bulgar iç siyaseti açısından olduğu kadar Türkiye-Bulgaristan hattındaki toplumsal ve diplomatik temas açısından da önem taşıyor. Yeni Bulgar hükümetinin bu azınlıkla nasıl bir ilişki kuracağı ve Türk diasporasının siyasi taleplerini nasıl karşılayacağı, Ankara’nın yakından izlemesi gereken parametrelerden biri.


Türkiye İçin Çok Katmanlı Bir Tablo


Bu iki seçim birlikte okunduğunda Türkiye açısından en az üç ayrı analiz düzeyi belirginleşiyor. Birincisi, siyasal anlatı düzeyi. Muhalefet için Budapeşte güçlü bir anlatı malzemesi sunuyor; ama Sofya, benzer ekonomik hoşnutsuzluk ve uzun süreli iktidar yorgunluğunun her zaman liberal-demokratik bir sonuç doğurmadığını hatırlatıyor. Bu, Türkiye’de muhalefetin yalnızca iktidar yorgunluğuna güvenerek değil, seçmene güçlü, tutarlı ve ikna edici bir alternatif sunarak hareket etmesi gerektiğini gösteriyor.


İkincisi, AB içi güç dengeleri düzeyi. Orbán on altı yıl boyunca AB içindeki tek tutarsız aktör rolünü oynadı: Ukrayna yardımlarına veto, Rusya yaptırımlarına direniş, Brüksel ile kronik sürtüşme. Al Jazeera’nın Eurasia Group analistiyle yaptığı görüşmede Orsolya Raczova’nın dikkat çektiği üzere, Orbán’ın yokluğuyla birlikte şimdiye kadar onun gölgesinde kalan başka AB üyeleri artık kendi tutumlarını açıkça savunmak zorunda kalacak. Bu yeniden dengelenme Türkiye’nin müzakere alanını doğrudan etkiliyor. Ancak Orbán veto bloğunun yerini kesin bir AB mutabakatı değil, daha çoğulcu ve öngörülmesi zor bir denge alıyor. Radev bu tabloya yeni bir muğlaklık katıyor. Türkiye açısından bu muğlaklık hem diplomatik esneklik imkânı hem de AB içi koordinasyonun güçleşmesi anlamına geliyor. Dışişleri Bakanı Rubio’nun Nisan ortasında Avrupa’ya İran yaptırımları konusunda baskı uygulaması beklentisi de göz önüne alındığında, Macaristan’ın AB içindeki veto kapasitesinin ortadan kalkması bu baskının etkisini artırıyor. Türkiye’nin İran ile sürdürdüğü ikinci ve üçüncü taraf ticaret ilişkileri bu yeni denklemi dikkate almak zorunda.


Üçüncüsü, kavramsal düzey. CSIS’den Max Bergmann, Orbán’ın kaybını “küresel aşırı sağın model olarak inşa ettiği seçilmiş otokrasi anlatısı için ciddi bir darbe” olarak nitelendirdi. Avrupa Parlamentosu Macaristan’ı 2022’den bu yana “seçimsel otokrasi” olarak tanımlıyor. Bu çerçeve —medya kontrolü, yargı bağımlılığı, seçim mühendisliği— V-Dem, Freedom House ve Reporters Without Borders gibi ölçüm araçlarının sistematik biçimde kayıt altına aldığı nesnel değişimlerle destekleniyor. Ancak aynı çerçeve zaman zaman başka ülkeler için de devreye sokuluyor; ve bu noktada analitik kesinlikten çok retorik hedeflemenin işe yaradığına dair ciddi soru işaretleri beliriyor. Herhangi bir ülkeye “otokrasi” etiketinin meşru biçimde yapıştırılabilmesi için aynı ölçüm mekanizmalarının aynı yöntemi tutarlı biçimde uygulaması gerekiyor. Bu kavramı körü körüne reddetmek de, her karşılaştırmayı meşru saymak da aynı entelektüel tembelliği yansıtıyor. Macaristan seçimi bu kavramı görünür kılarken, aynı zamanda bu kavramın farklı ülkelere nasıl ve ne kadar tutarlı uygulandığını sorgulamak için de bir zemin sunuyor.


Sonuç: Aynı Şikâyet, Farklı Adresler


Budapeşte ve Sofya birlikte okunduğunda görünen şu: Avrupa seçmeni yolsuzluğa, ekonomik hayal kırıklığına, siyasi felce ve uzun süreli iktidar yorgunluğuna tepki veriyor. Bu tepki Macaristan’da pro-Batı bir dönüşüme, Bulgaristan’da ise yapısal olarak kısıtlı ama Kremlin’e pragmatik yakınlık besleyen bir figüre yöneldi. Aynı dinamik, farklı bağlamlarda tamamen farklı sonuçlar üretiyor.


Türkiye açısından bu tablonun işaret ettiği ders basit ama belirleyici: Avrupa’dan hazır formüller ithal etmek yerine, benzer dinamiklerin farklı bağlamlarda nasıl farklı sonuçlar ürettiğini görmek gerekiyor. Budapeşte umut veriyor olabilir; Sofya uyarıyor. Gerçek siyasal analiz, bu ikisini aynı anda tutabildiği ölçüde değerli. Peki, Türkiye siyaseti bu iki sinyali aynı anda okuyabilecek analitik kapasiteye sahip mi?

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page