top of page

Türkiye’de Okul Saldırıları ve Çevrimiçi Radikalleşmenin Dilsel Anatomisi

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 3 gün önce
  • 6 dakikada okunur
okulun önünde s*lah tutan bir çocuk

2026’nın ilk aylarında Türkiye, peş peşe yaşanan okul saldırılarıyla sarsıldı. Mart başında İstanbul Taşdelen’de gerçekleşen bıçaklı saldırı, Nisan ortasında Siverek’te pompalı tüfekle yapılan ve 16 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan eylem, ardından Kahramanmaraş’ta 9 kişinin öldüğü, 13 kişinin yaralandığı katliam…


Kamuoyunun ilk refleksi tanıdıktı. Sosyal medya, çocukların şiddet içerikli oyunlara maruz kalmasından söz etti. Siyasetçiler güvenlik açıklarını işaret etti. Gazeteciler zorbalık, aile parçalanması ve psikolojik ihmal başlıklarını öne çıkardı. Bunların hiçbiri bütünüyle yanlış değildi.


Fakat sorun da tam olarak burada başlıyor. Yapılan hiçbir açıklama yanlış değil. Bununla birlikte yanlış olmayan açıklamalar, her zaman yeterli açıklamalar da değildir.


Bu yazı, okul saldırılarını yalnızca bireysel patoloji, aile krizi, oyun bağımlılığı ya da güvenlik zafiyeti üzerinden okumayı yetersiz buluyor. Politika ve Retorik’e göre asıl soru şu: Türkiye’nin radikalleşmeyi izleme kapasitesi, tehdidin dilsel ve kültürel yapısıyla neden bu kadar uyumsuz?


Cevap satır arasında gizli. Çünkü tehdit çoğu zaman Türkçe konuşmuyor.


Saldırganlığın Bulaşıcılığı ve Kümelenme


Birden fazla saldırının kısa süre içinde gerçekleşmesi, ilk bakışta koordinasyona ya da dışarıdan yönlendirmeye işaret ediyormuş gibi görünebilir. Fakat literatür, daha karmaşık ve daha rahatsız edici bir mekanizmaya işaret eder.


Towers ve arkadaşlarının 2015’te yayımladıkları çalışma, kitlesel saldırıların belirli zaman aralıklarında bulaşıcı bir etki yaratabildiğini gösterir. Yani bir saldırı, doğrudan örgütlü bir ağın parçası olmasa bile, başka potansiyel saldırganlar için psikolojik ve sembolik bir tetikleyiciye dönüşebilir. Bu mekanizmanın medya aracılığıyla nasıl işlediği hâlâ tartışmalıdır. Ancak temel bulgu önemlidir: Saldırıların kümelenmesi, bu saldırıların koordineli bir biçimde gerçekleştirildiğine dair kanıt oluşturmakta yetersiz kalır.


Burada “bulaşıcılık” kavramı elbette ki biyolojik değil, semboliktir. Fail, kendinden önceki faili yalnızca taklit etmez; onun üzerinden kendine bir hikâye kurar. Bu hikâye bazen intikam, bazen aşağılanma, bazen de “nihayet görünür olma” arzusuyla örülür.


Elbette sembolik tetiklenme, boşlukta işlemez. Türkiye’de genç işsizliği, statü kaybı, gelecek kaygısı ve ekonomik aşağılanma hissi uzun süredir birikmektedir. Buna ruhsatsız silahlanmanın yaygınlaşması da eklendiğinde, şiddetin zemini yalnızca bireysel değil, toplumsal hâle gelir. Zemin zaten vardır. Asıl mesele, o zeminin hangi dille, hangi imgeyle ve hangi dijital kanallarla ateşlendiğidir. Bu konu, medyada hatalı şekilde işlenmiş, dolayısıyla yanlış sonuca varılmıştır. Bir devlet politikası olarak işlenmeye çalışılan hatalı fikirler, hem güvenliği sağlamada yeterli başarıyı gösterme potansiyeline sahip değildir, hem de tartışmanın ana öznesi olan çocukları bu fikirleri beyan eden herkese ve bu fikirleri bir politika hâline getirmek için çabalayan devlete düşman etmektedir. Bu, halihazırda yanmakta olan ateşe benzin dökmek demektir.


Bir Çocuk Neden Okula Saldırır?


binanın önünde s*lah tutan bir çocuk

Meselenin en temeline inildiğinde, yani çocuğun elinde silahla okulu basacağı andan çok önceki durumu analiz edildiğinde görülecektir ki, çocukların düşünce yapıları itibariyle izlediği yollar birbirinden çok farklı değildir. Peter Langman, “Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters” adlı çalışmasında okul saldırganlarını tek bir psikolojik kategoriye sıkıştırmanın yanıltıcı olduğunu söyler. Ona göre rampage tipi saldırganlar kabaca üç grupta ele alınabilir: psikopatik, psikotik ve travmatize.


Psikopatik tipte aşırı narsisizm, empati eksikliği, sadistik eğilimler, otoriteye köklü bir öfke ve kendini sürekli “mağdur edilmiş” biri olarak konumlandırma hâli öne çıkar. Bu fail tipi, saldırganlığı çoğu zaman bir adalet eylemi gibi çerçeveler. Kendi zihninde suçlu değildir; hesabı görülmemiş bir dünyanın son hakemidir. Psikotik tipte gerçeklik algısında bozulma, paranoid düşünce ve psikotik spektrum belirtileri belirleyicidir. Travmatize tip ise kronik ihmal, istismar, aile içi kaos ve parçalanmış bakım ilişkilerinden beslenir. Burada öfke dışarıdan ödünç alınmış bir ideolojiden çok, içeride birikmiş bir çöküşün sonucudur.


Fakat Langman’ın çerçevesindeki en önemli nokta tipolojinin kendisi değildir. Asıl önemli olan uyarısıdır: Bu kategorilere uyan insanların çok büyük çoğunluğu hiçbir zaman şiddet uygulamaz. Tam tabiriyle ifade etmek gerekirse, çocuklar hangi tipte olurlarsa olsunlar doğal olarak katil olmazlar. Bu hissiyatlarıyla içe kapanırlar, adeta dünyaya küserler, aile kurma eğilimleri azalır ya da aile kursalar bile o aileyi başarılı bir şekilde sürdüremezler, fakat en sonunda ortaya atılıp şiddet eğilimi göstermek onlar için bir yöntem değildir.


Dolayısıyla mesele “şu psikolojik özellik saldırıya yol açar” basitliğinde kurulamaz. Saldırı; psikolojik yatkınlıkların, biyolojik hassasiyetlerin, sosyal stresörlerin, kültürel imgelerin, aile dinamiklerinin ve dijital karşılaşmaların belirli bir konfigürasyonda kesişmesiyle ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, okul saldırısı tek bir nedenin sonucu değildir. Bir montajdır. Kahramanmaraş saldırganının profiline bu açıdan bakıldığında tablo daha anlaşılır hâle gelir: bilgisayarda önceden yazılmış bir manifesto, referans alınmış Amerikalı bir katil figürü, seçilmiş semboller ve planlı bir eylem hattı. Yaşanan bu olay, doğal bir “etki-tepki” değil, ince ince kodlanmış bir hikayenin son parçası.


Bu hikaye de, yalnızca “öfkesine yenilmiş bir çocuk” hikâyesi değildir. Bu, kendini bir anlatının içine yerleştirmiş, şiddeti sembolik bir sahne olarak kurgulamış ve eylemini önceden anlamlandırmış bir fail profilidir.


Tam da bu noktada meselenin dilsel anatomisine girmek gerekir.


Küresel İncel Hatları ve Dil Bariyeri


Kahramanmaraş saldırganının manifesto ve ikonografisinde yer alan Elliot Rodger referansı tesadüfi değildir. Rodger, 2014’te gerçekleştirdiği saldırıdan sonra 4chan, Reddit ve çeşitli forum ekosistemlerinde incel kültürünün kurucu figürlerinden birine dönüştürüldü. Fail olmaktan çıkarıldı; mitolojik bir modele çevrildi.


Bu dönüşüm önemlidir. Çünkü çevrimiçi radikalleşme çoğu zaman doğrudan emir-komuta zinciriyle değil, imge, mizah, jargon ve tekrar yoluyla işler. Marwick ve Lewis’in “platform çapı radikalleşme” olarak tartıştığı mekanizma da burada devreye girer: İçerik bir platformdan diğerine taşınır, her taşınmada biraz daha normalleşir, her normalleşmede biraz daha meşrulaşır.


İncel ekosisteminin kritik özelliği ise yalnızca ideolojik değil, dilsel olmasıdır. Bu dünyanın kavramları, şakaları, kahramanları, düşman imgeleri ve ritüelleri büyük ölçüde İngilizce üretilir. Türkçe konuşan bir genç, radikalleşme sürecini çoğu zaman Türkçe kamusal alanda değil; İngilizce forumlarda, İngilizce videolarda, İngilizce manifestolarda ve İngilizce mem (espri) kültüründe tamamlar.


Sonra Türkçe konuşan bir toplumda, Türkçe bir kuruma saldırır. İşte yapısal körlük burada oluşur. Türkiye’deki erken uyarı kapasitesi, büyük ölçüde Türkçe kamusal görünürlüğe odaklanır. Oysa tehdidin kültürel hammaddesi, çoğu zaman İngilizce dijital ekosistemde şekillenir. Failin radikalleştiği dil ile toplumun tehdidi izlemeye çalıştığı dil aynı değildir.


Bu yalnızca teknik bir moderasyon sorunu da değildir. Bu, epistemolojik bir güvenlik sorunudur. Çünkü devletin, okulun, ailenin ve medyanın gördüğü çocuk Türkçe konuşur; fakat onun zihinsel evrenini kuran imgeler İngilizce olabilir. Bu durumda tehdit, eylem aşamasına gelinceye kadar yerel radarın dışında kalır.


Oyunlar Değil, Fakat Oyunların Etrafındaki Sosyal Alanlar


Bu noktada yaygın bir kolaycılığı da aşmak gerekir: “Çocuk oyun oynadı, sonra şiddet uyguladı.”


Bu açıklama hem siyaset için kullanışlıdır hem kamuoyu için rahatlatıcıdır. Çünkü suçlanacak somut bir nesne verir: oyun. Fakat araştırmalar, şiddet içerikli oyunlar ile gerçek hayattaki saldırgan davranış arasında doğrudan ve güçlü bir nedensellik kurmanın problemli olduğunu gösterir. Przybylski ve Weinstein’ın 2019’da Royal Society Open Science’ta yayımlanan çalışması, bu konuda metodolojik açıdan önemli örneklerden biridir.


Mesele oyunun kendisinden çok, oyunun etrafında kurulan sosyal altyapıdır. Discord sunucuları, Steam grupları, oyun içi sohbet kanalları ve kapalı dijital topluluklar; genç erkek kullanıcıların hem arkadaşlık hem aidiyet hem de radikalleşme deneyimini aynı anda yaşayabildiği alanlara dönüşebilir. Bu alanlarda şiddet, çoğu zaman doğrudan propaganda olarak başlamaz. Şaka olarak başlar. İroni olarak başlar. “Ciddiye alma” denilerek başlar.


Fakat tam da bu ironi, ideolojik eşiği düşürür.


Önce saldırgan dil mizah olur. Sonra mizah norm olur. Sonra norm, kimlik hâline gelir.

Bu süreçte genç, sosyal olarak izole edilmiş, romantik ya da cinsel başarısızlıklarını kişisel eksiklik değil sistematik aşağılanma olarak yorumlayan erkek kullanıcı profili kritik bir kesişim noktasında durur. Gaming kültürünün bazı alt damarları ile incel/manosphere ekosistemi aynı demografik kırılganlıklara seslenir: yalnızlık, statü kaybı, erkeklik krizi, görünmezlik ve öfke.


Dolayısıyla soru “oyunlar çocukları katil yapıyor mu?” değildir. Daha doğru soru şudur: Oyunların etrafındaki dijital topluluklar, hangi çocukların öfkesini hangi dil ve sembollerle örgütlüyor?


Yabancı Komplo Değil, Yerli Kör Nokta


Burada dikkatli olunması gereken önemli bir ayrım var. Bu mekanizma, aktif bir yabancı aktör koordinasyonunu gerektirmez. İncel kültürü, Elliot Rodger mitolojisi, 4chan dili ve manosphere jargonları büyük ölçüde anonim, dağınık ve koordinasyonsuz biçimde yayılır. Bir Türk gencinin bu içeriklerle karşılaşması için istihbarat operasyonuna gerek yoktur. Bir internet bağlantısı yeterlidir.


Bu nedenle dış kökenli içerik ile dış müdahaleyi birbirine karıştırmak analitik bir hatadır. Her İngilizce radikalleştirici içerik, yabancı operasyon anlamına gelmez. Böyle düşünmek, meseleyi kolaylaştırır ama açıklamaz. Daha da kötüsü, içerideki yapısal eksiklikleri görünmez kılar.


Türkiye’nin asıl problemi, dışarıdan yönetilen bir saldırı hattından çok, içeride izlenemeyen bir dijital radikalleşme hattıdır. Bu hattın dili çoğu zaman İngilizcedir. Kültürü melezdir. Mizahı karanlıktır. Sembolleri ithaldir. Fakat sonucu yerlidir. Saldırı Türkiye’de olur. Kurbanlar Türkiye’dedir. Okul Türkiye’dedir. Fail Türkiye’dedir. Ama failin zihnindeki senaryo, çoğu zaman Türkiye’de yazılmamıştır.


Sonuç: Dijital Egemenlik Dilden Başlar


okulun önünde s*lah tutan bir çocuk

Türkiye’nin önünde duran soru artık yalnızca “okullar nasıl daha güvenli hâle getirilir?” sorusu değildir. Bu elbette önemlidir; fakat yeterli değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, dijital radikalleşmeyi yalnızca Türkçe kamusal alanda aramaya devam ederek İngilizce ekosistemde oluşan tehditleri nasıl fark edecek?


Bu sorunun cevabı, güvenlik politikası kadar eğitim, dijital okuryazarlık, platform takibi, psikolojik destek ve dilsel analiz kapasitesiyle ilgilidir. Erken uyarı sistemleri yalnızca Türkçe anahtar kelimelerle, yerel sosyal medya görünürlüğüyle ya da okul içi disiplin kayıtlarıyla kurulamaz. Tehdit, çoğu zaman görünür olmadan önce çevrimiçi bir kültürün içinde olgunlaşır.


Bu nedenle Türkiye’nin dijital egemenlik tartışmasını yalnızca veri merkezleri, platform yasaları ya da sosyal medya düzenlemeleri üzerinden düşünmesi eksiktir. Dijital egemenlik, aynı zamanda dilsel egemenliktir. Hangi dili izleyebildiğiniz, hangi tehdidi görebildiğinizi belirler. Ve bugün Türkiye’nin önündeki en görünmez tehditlerden biri, tam da bu dilsel uyumsuzlukta saklıdır: Türkçe konuşan bir toplum, İngilizce radikalleşen çocuklarını çoğu zaman ancak çok geç olduğunda fark ediyor.

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page