top of page

İsrail ve Türkiye’nin Güncel Söylemlerini Nasıl Okumalıyız?

  • Yazarın fotoğrafı: Deniz Dede
    Deniz Dede
  • 5 saat önce
  • 5 dakikada okunur

18 Ağustos’ta İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’nü vurması, birkaç gün içinde Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yeni gerilimin merkezine yerleşti. İsrail savaş uçaklarının sekiz hava saldırısıyla pist ve depolama alanlarını hedef aldığı saldırıda can kaybı bildirilmedi. Fakat saldırının ardından yapılan açıklamalar, ortaya çıkan siyasi etkinin üste verilen fiziksel zarardan çok daha geniş olduğunu gösterdi.

 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, saldırının ardından yaptığı açıklamada Türkiye’nin Suriye’de güneye doğru askeri olarak yerleşmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Daha önemlisi, Türkiye’ye daha önce verilen mesajın yeterince anlaşılmadığını ve bu nedenle farklı bir yöntem kullanıldığını belirtti.

 

Burada dikkat çekici olan, Netanyahu’nun saldırıyı yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, doğrudan bir mesaj olarak tanımlamasıdır.

 

Peki bu mesajı nasıl okumak gerekir?

 

Bir Askeri Operasyon mu, Bir Mesaj mı?

 

Thomas Schelling’in caydırma ve zorlama üzerine geliştirdiği yaklaşım, Ebu Zuhur saldırısını anlamlandırmak için işlevsel bir çerçeve sunuyor. Schelling’e göre askeri güç her zaman karşı tarafın kapasitesini ortadan kaldırmak amacıyla kullanılmaz. Bazen asıl amaç, sınırlı güç kullanımı üzerinden karşı tarafın gelecekteki davranışını değiştirmektir.

 

Netanyahu’nun açıklaması da bu ayrıma oldukça yakın duruyor. İsrail’in kendi anlatısına göre Ebu Zuhur’daki temel mesele, mevcut bir Türk askeri kapasitesini ortadan kaldırmaktan çok Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının gelecekte ulaşabileceği noktayı sınırlandırmaktı. İsrail yönetimi, Türkiye’nin üsse asker konuşlandırmaya hazırlandığını ve Ankara’ya bu konuda daha önce verilen uyarıların dikkate alınmadığını ileri sürdü.

 

Fakat bu noktada İsrail ve Suriye tarafından yapılan açıklamalar birbirinden ayrılıyor.

 

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Türk askeri yetkililerin Ebu Zuhur’u eğitim ve askeri işbirliği kapsamında ziyaret ettiğini doğrularken, üssün Türk askerlerinin konuşlandırılması için hazırlanmadığını söyledi. Şeybani’ye göre amaç, savaş boyunca büyük ölçüde kullanılamaz hale gelen tesisin Suriye Hava Kuvvetleri için yeniden işler hale getirilmesiydi. Türkiye de saldırı sırasında üste Türk askeri heyeti bulunduğu iddiasını reddetti.

 

Dolayısıyla tartışmanın önemli bir kısmı, yalnızca Ebu Zuhur’da ne olduğuyla değil, orada ne olabileceğine ilişkin iki farklı anlatıyla ilgilidir.

 

İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki askeri hareketliliğini gelecekte kendi güvenliğini tehdit edebilecek bir genişleme olarak okuyor. Türkiye ve Suriye tarafından yapılan açıklamalarda ise aynı süreç, Suriye’nin askeri kapasitesinin yeniden inşası ve iki ülke arasındaki güvenlik işbirliği olarak sunuluyor.

 

Burada karşımıza çıkan mesele, iki tarafın aynı gelişmeyi farklı biçimde değerlendirmesinden biraz daha fazlasıdır. Taraflar henüz gerçekleşmemiş bir gelişmenin ne anlama geleceği konusunda da birbirinden ayrılıyor. İsrail için gelecekteki muhtemel bir Türk askeri varlığı bugünden müdahale edilmesi gereken bir güvenlik meselesine dönüşürken, Ankara açısından İsrail’in bu ihtimali gerekçe göstererek gerçekleştirdiği saldırı başlı başına bölgesel bir güvenlik sorunu olarak görülüyor.

 

Türkiye’nin Karşı Söylemi

 

Türkiye’nin saldırıya verdiği ilk resmi karşılık ise askeri değil, hukuki ve diplomatik bir çerçevede şekillendi. Dışişleri Bakanlığı, saldırıyı Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden bir eylem olarak tanımladı ve uluslararası topluma İsrail’in bölgedeki eylemleri karşısında daha kararlı davranma çağrısında bulundu.

 

Burada iki farklı meşruiyet söylemiyle karşılaşıyoruz.

 

İsrail, kendi eylemini güvenlik tehdidi üzerinden meşrulaştırıyor. Türkiye ise aynı eylemi egemenlik ve uluslararası hukuk üzerinden gayrimeşru hale getirmeye çalışıyor.

 

Aynı hafta iki ülke arasındaki başka bir tartışma da bu ayrımı daha görünür hale getirdi. Adalet Bakanı Akın Gürlek, 21 Ağustos’ta Küresel Sumud Filosu’na yönelik müdahaleye ilişkin davada Netanyahu ve Afek Moskovitch hakkında kırmızı bülten çıkarılması için sürecin başlatıldığını açıkladı. Burada kronolojiyi doğru kurmak önemli. Kırmızı bülten süreci Ebu Zuhur saldırısına verilmiş doğrudan bir karşılık değildi; 14 Temmuz’da verilen yakalama kararlarına dayanan ayrı bir hukuki sürecin devamıydı.

 

Fakat iki gelişmenin aynı hafta içinde gerçekleşmesi, iki ayrı dosyayı aynı siyasi söylem alanında buluşturdu.

 

İsrail Başbakanlık Ofisi, Türkiye’nin girişimine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “antisemitik bir diktatör” olarak nitelendiren sert bir açıklamayla karşılık verdi. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik üzerinden verilen yanıtlarda İsrail yönetiminin savaş suçları ve uluslararası hukuk karşısındaki konumu öne çıkarıldı.

 

Böylece tartışma yalnızca iki devletin çıkarlarının çatıştığı bir mesele olmaktan çıkmaya başladı. Taraflar, birbirlerinin davranışlarını eleştirmenin yanında birbirlerinin meşruiyetini de tartışmaya açtı.

 

Bu ayrım önemli. Çünkü bir devletin belirli bir politikasını tehdit olarak tanımlamak ile o devleti hukuka ve ahlaka aykırı bir aktör olarak konumlandırmak aynı şey değildir. İkinci durumda tartışma davranıştan kimliğe doğru genişler.

 

Türkiye-İsrail söyleminde şu anda ikisini de görmek mümkün.

 

Algı ve Yanlış Algı Meselesi

 

Robert Jervis’in Perception and Misperception in International Politics eserinde geliştirdiği çerçeve, bu karşılıklı sertleşmeyi anlamlandırmak için ikinci bir açıklama sunuyor. Jervis’in temel meselelerinden biri, devletlerin karşı tarafın davranışını yalnızca gözlemlemekle kalmayıp o davranışın arkasındaki niyeti de yorumlamak zorunda olmasıdır.

 

Sorun da tam olarak burada başlıyor.

 

Türkiye açısından Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasına verilen destek, Ankara’nın yeni Suriye yönetimiyle geliştirdiği güvenlik ilişkisinin doğal bir devamı olarak görülebilir. İsrail açısından ise aynı faaliyet, Türkiye’nin askeri nüfuzunun kendi güvenlik alanına doğru genişlemesinin başlangıcı olarak okunabilir.

 

Benzer durum İsrail’in saldırısı için de geçerlidir. İsrail, Ebu Zuhur’u gelecekte ortaya çıkabilecek bir güvenlik tehdidine karşı sınırlı bir önleyici hamle olarak sunuyor. Ankara ise İsrail’in Suriye’deki saldırılarını bölgesel istikrarsızlığı artıran daha geniş bir politikanın parçası olarak değerlendiriyor.

 

Burada ortaya çıkan durum klasik bir algı problemidir. Tarafların kendi hamlelerini sınırlı ve savunmacı, karşı tarafın hamlelerini ise daha geniş ve saldırgan bir stratejinin parçası olarak görmeye başlaması, gerilimin istemeden tırmanabileceği bir alan yaratır.

 

Bu nedenle asıl risk, taraflardan birinin savaş istemesinden önce, diğer tarafın savaş istediğine inanmaya başlamasıdır.

 

Bu ayrım küçük görünse de önemlidir. Çünkü birinci durumda tırmanma bilinçli bir stratejinin sonucu olurken, ikinci durumda karşılıklı güvenlik kaygıları kendi kendini besleyen bir sürece dönüşebilir. Ebu Zuhur saldırısının gelecekteki önemi de büyük ölçüde tarafların bundan sonraki hamleleri hangi çerçevede okuyacağına bağlı olacaktır.

 

İsrail’de Seçim Hesabı

 

Bu noktada iç politika değişkenini de göz ardı etmemek gerekir.

 

İsrail’de seçimlerin 27 Ekim’de yapılacak olması, Netanyahu hükümetinin kullandığı dış politika söyleminin hangi siyasi ortam içinde üretildiğini anlamak açısından önemlidir. Nitekim ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da Ebu Zuhur saldırısını “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdikten sonra, saldırının Türkiye’yi çatışmaya çekmeye yönelik olabileceği ve yaklaşan İsrail seçimleriyle bağlantılı düşünülebileceği ihtimalini gündeme getirdi.

 

Bu açıklama önemlidir; fakat tek başına saldırının seçim amacıyla gerçekleştirildiğini kanıtlamaz.

 

Netanyahu hükümetinin Türkiye ile gerilimi bilinçli biçimde seçim malzemesi haline getirdiğini söylemek için elimizde yeterli veri bulunmuyor. Söylenebilecek olan, seçim takviminin İsrail’in dış politika söyleminin üretildiği siyasi koşullardan biri olduğu ve Netanyahu’nun güvenlik söyleminin bu koşullardan bağımsız değerlendirilemeyeceğidir.

 

Üstelik İsrail’den gelen bütün açıklamalar aynı sertlikte değil.

 

Dışişleri Bakanı Gideon Saar, saldırının ardından İsrail’in Türkiye ile gerilimi tırmandırmak istemediğini ve diplomatik yolları tercih ettiğini söyledi. Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz’ın kullandığı daha sert dil ile Saar’ın açıklamaları arasında belirgin bir ton farkı bulunuyor.

 

Bunun gerçek bir politika ayrılığı mı, bilinçli bir görev dağılımı mı, yoksa aynı politikanın farklı hedef kitlelere yönelik iki ayrı söylemi mi olduğunu bugün için kesin olarak söylemek mümkün değildir. Elimizdeki veri yalnızca iki farklı tonun aynı anda kullanıldığını göstermektedir.

 

Fakat bu durumun kendisi de önemlidir. İsrail bir taraftan Türkiye’ye askeri kapasitesini gösteren sert bir mesaj verirken, diğer taraftan bu mesajın doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini istemediğini açıklıyor.

 

Bu iki söylem birbiriyle zorunlu olarak çelişmez. Tam tersine, sınırlı askeri güç kullanımının temel amaçlarından biri karşı tarafı belirli bir davranıştan vazgeçirirken daha geniş bir çatışmanın önüne geçmek olabilir. Fakat bunun işe yarayabilmesi için karşı tarafın da verilen mesajı aynı sınırlar içinde okuması gerekir.

 

Peki Sıcak Çatışma İhtimali Var mı?

 

Bugün elimizde bulunan veriler Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir askeri çatışmanın yaklaşmakta olduğunu söylemek için yeterli değildir.

 

Fakat gerilimin önemsiz olduğunu söylemek de aynı ölçüde hatalı olur.

 

Mevcut tablo, iki ülkenin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan çok birbirlerinin davranışlarını savaşmadan değiştirmeye çalıştığını gösteriyor. İsrail askeri kapasitesini kullanarak Türkiye’nin Suriye’deki hareket alanının sınırlarını göstermeye çalışıyor. Türkiye ise askeri karşılık yerine diplomatik, hukuki ve siyasi araçları kullanarak İsrail’in eylemlerinin uluslararası meşruiyetini tartışmaya açıyor.

 

Bu noktada Schelling ve Jervis’in çerçeveleri birbirini tamamlıyor.

 

Schelling, askeri gücün nasıl bir iletişim aracına dönüşebileceğini açıklıyor. Jervis ise bu iletişimin neden her zaman gönderenin istediği şekilde anlaşılmayabileceğini gösteriyor.

 

Ebu Zuhur saldırısının Türkiye-İsrail ilişkileri açısından asıl önemi de burada bulunuyor. Bir tarafın “uyarı” olarak tasarladığı askeri eylem, diğer taraf tarafından daha geniş bir saldırganlık stratejisinin başlangıcı olarak okunabilir. Aynı şekilde bir tarafın savunma amaçlı gördüğü askeri işbirliği, diğer taraf açısından gelecekte ortaya çıkabilecek bir güvenlik tehdidinin hazırlığı olarak değerlendirilebilir.

 

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca Türkiye ve İsrail’in ne yapacağını değil, birbirlerinin yaptıklarını nasıl anlamlandıracağını da takip etmek gerekecek.

 

Türkiye ile İsrail arasında bugün devam eden mücadele yalnızca Suriye’deki askeri hareketlilik üzerine değildir. Aynı zamanda hangi davranışın tehdit, hangi eylemin meşru ve hangi aktörün bölgesel düzen açısından sorun oluşturduğu üzerine yürütülen bir söylem mücadelesidir.

 

Ebu Zuhur’da vurulan bir hava üssüydü. Fakat saldırının ardından başlayan asıl mücadele, o saldırının ne anlama geldiğini belirleme mücadelesi oldu.

 

 
 
 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page