Periculum Americanum: Venezuela Krizi ve Korku İklimi
- Deniz Dede

- 14 Oca
- 9 dakikada okunur

Caracas semalarında 3 Ocak 2026 sabahı helikopter pervanelerinin sesi yankılandığında ilk tepki, bir diktatörün düşmesi üzerine duyulan mutluluktu. Fakat düşen şey yalnızca o diktatör değildi, uluslararası siyasette her zaman olduğu gibi dünyayı ana konudan saptırmak için kullanılan argümanlardan biriydi bu yalnızca. Asıl mesele hâla bile tam anlamıyla anlaşılabilmiş değil; fakat oluşturulan korku iklimi ve sonuçları kısmen açık. O gün, 1648’de “devlet egemenliği” fikri ile oluşturulan Vestfalya düzeni, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun elleri kelepçeli bir şekilde New York asfaltına basmasıyla Karayip sularına gömüldü. Washington yönetimi, defalarca kez farklı ülkelere karşı denediği ve başarısız olduğu operasyonlarına bir yenisini eklemiş oldu, ve tüm diğer ülkelere şu mesajı verdi: “Sınırlarınız haritalarda çizili olabilir, fakat bizim adaletimizin coğrafyası yoktur.” Buna son yüzyılda “Pax Americana” yani Amerikan Barışı dendi, düzeni sağlayan kilit noktanın ABD olması, veya dünya çapında böyle kabul görmesi sebebiyle buna kimse karşı duramadı; bunu deneyen Sovyetler Birliği ise kaçınılmaz sonu yaşadı. Fakat şimdi içinde buludnuğumuz düzen, “Periculum Americanum”dur; Türkçe ifade etmek gerekirse Amerikan Tehlikesi, yani ABD’nin kendi iç hukuku ile küresel çapta sergilediği askeri gücünü birleştirerek, uluslararası hukukun temellerini tek taraflı biçimde yeniden tarif etmesidir.
Fakat Maduro’nun kaçırılması münferit bir olay değil elbette, Periculum Americanum’un bu şekilde isimlendirilmesinin de kısmen gerekçesi olarak uzun yıllardır süregelen bir stratejinin zirve noktası ve yeni bir hukuki/siyasi düzenin habercisidir. 2019’dan bu yana yürütülen “hukuk savaşı” ve psikolojik harp, 3 Ocak günü Fuerte Tiuna’nın duvarlarını aşan helikopterler ve özel birlikler ile ete kemiğe büründü. Dünya, bu hadisenin ardından hem iç dinamiklerden hem de ABD’nin müttefikleri de dahil olmak üzere pek çok farklı ülkeden gelen tepkilerle, meselenin Venezuela ile sınırlı olmayabileceğini gördü. Küresel Güney başkentlerinde sessiz ama derin bir korku hâlini alan tek bir ortak soru var: “bugün onu alabilen, yarın kimi alamaz?”
Küresel Güney ve Venezuela
Maduro’nun kaçırılmasının münferit bir olay olmayacağı korkusundan hareketle, Küresel Güney kavramına değinmek gerekir. Bu kavram coğrafi bir sınırlama içermiyor, daha çok dünya sisteminde tarihsel olarak sömürgeleştirilmiş, ekonomik ve siyasi olarak Batı Bloğu olarak da adlandırılabilecek ABD ve Avrupa’ya göre daha zayıf durumda oldukları söylenebilen ülkelerden bahsetmek için kullanılan bir uluslararası ilişkiler terimidir. Bu çerçevede Latin Amerika, Afrika ve Güney Asya’nın bir kısmı değerlendirilir. Venezuela, Küresel Güney’in tipik bir örneği olarak yer alıyor: Bir yandan zengin petrol yatakları gibi son derece stratejik önemde bir kaynağa sahip, diğer yandan ABD ve Batı ile gerilimli hatta yer yer tehdide (ve sonunda olağandışı sonuca) varan bir ilişki içinde, aynı zamanda da egemenlik ve dış müdahale tartışmalarının sık sık merkezinde kalan bir ülke. Maduro’nun kaçırılması hadisesi, bu açıdan bakıldığında “tek bir diktatörün başına gelen hazin son” değil, Küresel Güney için “bir şeylerin başlangıcı”. Soru şu: “Eğer Washington bugün Venezuela’nın devlet başkanını böyle alıp götürebiliyorsa, yarın sıra bize gelebilir mi?”
Gerilimin Mimarisi: Hukuk Savaşı ve Psikolojik Kuşatma
3 Ocak’taki operasyon bir anda gerçekleşmedi. Tam tersine bu operasyon, ABD’nin yıllardır ördüğü bir anlatı, hukuki zemin ve psikolojik baskı kombinasyonunun son halkasıydı. Bu stratejinin ilk ayağı, Maduro’nun devlet başkanı olarak değil, “suç örgütü lideri” olarak kodlanmasıydı.

Washington, 2019’dan itibaren Maduro’yu açıkça “de facto gaspçı” olarak tanımladı. Yani, hukuken değil, fiilen iktidarı işgal eden bir figür. Bu söylem, onu klasik anlamda bir devlet başkanından ayırıp, sıradan bir suçluya dönüştürmenin ilk adımıydı. Mart 2020’de New York Güney Bölge Savcılığı’nın yayımladığı iddianame tam da bu nedeni taşıyordu: Maduro, “Venezuela Devlet Başkanı” değil, “Cartel de los Soles” adlı bir uyuşturucu kartelinin lideri olarak resmedildi. Bu tercih, elbette ki tesadüf değildi. “Uyuşturucu ve terörle mücadele” söylemi, ABD hukukunda ve siyasetinde neredeyse sınırsız yetki alanı açan sihirli bir anahtar işlevi görüyor. ABD’nin 1 Eylül 2025’ten beri devam ettiği ve Karayiplerdeki gemileri vurduğu “Operation Southern Spear (Güney Mızrağı Operasyonu)”, kendisine açtığı olağanüstü yetki alanının da bir parçası olarak bu meselede yer ediniyor.
İkinci hamle, başına ödül konmasıydı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Maduro için duyurduğu 15 milyon dolarlık “kelle” ödülü, diplomatik dili tamamen terk eden bir eşik anlamına geliyordu. Bu ödül programı, Maduro’yu uluslararası toplum nezdinde tartışmalı bir lider olmaktan çıkarıp, dünyanın herhangi bir yerinde yakalanıp teslim edilebilecek bir “aranan suçlu”ya çevirmek için tasarlandı. Yani hukuki bir kategoriden çok, psikolojik bir statü yaratıldı.
Bu hukuki ve söylemsel süreç, sahada da “prova operasyonlarıyla” desteklendi. Eylül 2024 ve Şubat 2025’te Maduro’ya ait olduğu bilinen Dassault Falcon tipi özel uçaklara el konuldu. ABD’nin verdiği mesaj çok açıktı: “Seni taşıyan metal yığınını alabiliyorsak, içindekini de alabiliriz”. Bu el koymalar, uluslararası hava sahası ve mülkiyet hukuku tartışmalarından çok, Maduro’nun ve çevresinin bilinçaltına gönderilen bir tehdit sinyaliydi.
Bu tabloda bir de işin “özel sektör” boyutu vardı. ABD kökenli Blackwater’ın kurucusu Erik Prince’in 2024 sonlarında başlattığı “Ya Casi Venezuela (Neredeyse Venezuela)” kampanyası, devlet dışı şiddet aktörlerinin devreye sokulduğunu gösteriyordu. Sosyal medyada “Venezuela’yı kurtarmak için bağış yapın” sloganları, bir yandan fon toplarken bir yandan da paralı asker tehdidini meşrulaştırıyordu. Bu kampanya, Maduro rejiminin sinir uçlarıyla oynadı. Sarayın çevresindeki paranoya seviyesini yükseltti, herkesin herkesten şüphe ettiği bir güvensizlik atmosferi yarattı. Özetle söylenebilir ki Caracas, 3 Ocak’tan önce zaten görünmez bir kuşatma altındaydı.
Zincirin Kopma Anı: 3 Ocak 2026 Saat İki
3 Ocak 2026’da, ABD’nin resmen Operation Absolute Resolve (Mutlak Kararlılık Operasyonu) adını verdiği harekât, Caracas’ın kalbi sayılan Fuerte Tiuna askeri üssüne yönelik koordineli bir saldırıyla başladı. ABD Savunma Bakanlığı’nın “Department of War (Savaş Bakanlığı)” olarak yeniden yapılandırılmış yeni yapısının yönettiği operasyon, yerel saatle yaklaşık 02.00’de hava savunma sistemlerini felç eden bir SEAD (Suppression of Enemy Air Defences – Düşman Hava Savunmalarını Bastırma Harekatı) dalgasıyla açıldı. Caracas’ın radarları ve komuta-kontrol ağları, birkaç dakika içinde ya susturuldu ya da yanıltıcı sinyallerle işlevsiz hale getirildi. Bu ilk dalga, hem Venezuela ordusunun refleks vermesini geciktirdi hem de asıl vurucu gücün, yani özel kuvvetlerin, neredeyse görünmez bir koridor üzerinden Fuerte Tiuna’ya sokulmasını sağladı.

Saat 03.00 sularına gelindiğinde, Operation Absolute Resolve’un “çıkarma” aşaması devreye girmişti. ABD özel kuvvet unsurları, içeriden devşirilmiş isimlerin açtığı kör noktalardan üssün içine sızarken, Maduro’nun güvenliğinden sorumlu halkaya bağlı bazı kapılar ve geçiş noktaları neredeyse hiç dirençle karşılaşılmadan ele geçirildi. Ancak bu, operasyonun kansız olduğu anlamına gelmiyordu. Özellikle Maduro’nun kişisel güvenlik çemberini oluşturan Kübalı özel kuvvet mensupları (Black Wasps / Avispas Negras) ve SEBIN’e bağlı istihbarat ajanlarının direnişi, beklenenden daha sert oldu. Çatışmalar, kısa ama yoğun ateş temasları şeklinde kaydedildi ve toplamda yaklaşık 75 kişinin öldüğü teyit edildi. Bu ölümlerin ezici çoğunluğu, sarayın iç güvenlik hattını koruyan Kübalı ve Venezuelalı unsurlardı.
ABD tarafı ise resmî açıklamalarında kendi personelinden ölü olmadığını, yalnızca helikopterlerden birinin ağır hasar aldığını ve bazı askerlerin yaralandığını duyurdu. Bu noktada Pentagon’un kullandığı dil dikkat çekiciydi: Washington, operasyonu hiçbir aşamada “savaş” olarak tanımlamadı. Bunun yerine, ısrarla “law enforcement action with military support” ifadesini kullandı; yani “askeri destekli kolluk kuvveti harekâtı”. Bu sınıflandırma, hem Kongre’den bir savaş yetkisi alma zorunluluğunu bertaraf ediyor hem de Ker–Frisbie Doktrini ve 2020 tarihli narko-terör iddianamesine dayanarak, Maduro’nun zorla getirilmesini bir tür “uluslararası tutuklama” gibi sunmayı hedefliyordu.
Ker–Frisbie Doktrini: Amerikan ceza hukukunda çok tartışmalı bir ilke. Kısaca, bir sanığın mahkeme önüne nasıl getirildiği önemli değildir; bir şekilde hâkimin karşısına çıktıysa, yargılama geçerlidir der.
Dünya, çok benzer bir isimlendirme farklılığını çok yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görmüştü: Putin, Ukrayna’nın doğusuna Rus askerleri girdiğinde, olayı “savaş” olarak nitelendirenlere karşı açıklama yaparak, “Rusya’nın Ukrayna topraklarında gerçekleştirdiği bir operasyon” olduğunu belirtmiş, bu şekilde Uluslararası Hukukta “savaş suçlusu” olarak yargılanması taleplerinin kısmen de olsa önünü almıştı.
Venezuela’daki harekatın komuta zincirinde ise siyaset ve askeri bürokrasinin iç içe geçtiği bir tablo ortaya çıktı. Emri veren en tepe isim, ABD Başkanı Donald Trump idi. Diplomatik kılıfın hazırlanması ve Latin Amerika hattındaki yansımaların yönetilmesi ise Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından koordine edildi. Operasyon sürerken Rubio’nun Mar-a-Lago’daki kriz masasından süreci anbean takip ettiği biliniyor. Savunma Bakanı Pete Hegseth, askeri planlamayı onaylayan ve JSOC ile DEA arasındaki işbölümünü netleştiren isimdi. CIA Direktörü John Ratcliffe ise, Fuerte Tiuna içindeki zayıf halkaların, yani satın alınabilecek ya da devşirilebilecek güvenlik görevlilerinin tespitinden, operasyon gecesi sağlanan taktik istihbarata kadar bütün “göz-kulak” ağını yöneten kilit aktör olarak öne çıktı.
Operasyonun zamanlaması da doğru belirlenmişti. Saat 02.00 ile 03.45 arasındaki pencere, hem Caracas’ın en derin uyku saatleri hem de sabaha karşı nöbet değişimlerinin en dağınık olduğu zaman dilimi olarak seçildi. Bu sayede ABD birlikleri, şehir tam anlamıyla uyanmadan, şafak sökmeden Maduro’yu ülkeden çıkarmış durumdaydı. Yaklaşık 05.30’a gelindiğinde, Maduro ve eşi Cilia Flores artık Venezuela hava sahasının çok ötesinde, Karayipler açıklarındaki bir amfibi hücum gemisinden New York’a taşınmak üzere hazırlanıyordu.
Sızmayı gerçekleştiren ekip, ABD Özel Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı seçkin birliklerdi. Özellikle JSOC şemsiyesi altındaki Delta Force unsurlarının ve DEA’nın özel taktik birimi FAST’in birlikte hareket ettiği değerlendiriliyor. Ancak operasyonun kaderini belirleyen asıl unsur, içeriden satın alınmış “kilit isimler”di. Maduro’nun en güvenilir görünen yakın koruma halkasından bazıları, daha önce başına konmuş ödül programları ve gizli garantiler ile devşirilmişti. Fuerte Tiuna’nın en kritik kapıları, işte bu “içerideki adamlar” tarafından açıldı.
Maduro ve eşi Cilia Flores, kısa bir süre içinde zırhlı araçlarından çıkarıldı ve bekleyen helikoptere bindirildi. Operasyonun en riskli kısmı, hava sahasından çıkış ve denize ulaşma safhasıydı. Helikopterler Karayipler açıklarındaki amfibi hücum gemisi USS Iwo Jima’ya iniş yaptığında, Caracas semalarındaki pervane sesi yerini diplomatik fırtınaya bırakmıştı. Gemide yapılan kısa bir sağlık kontrolünün ardından çift, bu kez sabit kanatlı bir uçakla New York’a transfer edildi.

New York’ta, sosyal medyada bizzat Beyaz Saray hesapları tarafından servis edilen görüntüler yaşandı. Maduro’nun sivil kıyafetlerle, fakat elleri ve ayakları prangalı bir şekilde New York federal mahkemesine çıkarılması. ABD bu sahneyi özenle kurgulamıştı. Bu görüntü, “bu bir savaş esiri değil, organize suç lideri” mesajını vermek içindi. Üniforma yok, bayrak yok, diplomatik protokol yok. Yalnızca yargıç, savcı, sanık ve bir de sınırları aşan “adalet” iddiası vardı.
Operasyonun sonuçları günler sonra netleşmeye başladı. Maduro, bu yazı kaleme alındığı sırada New York’ta gözaltında tutuluyor. Venezuela’nın “devrik” lideri, 5 Ocak’taki ilk duruşmasında tüm suçlamaları reddederek “suçsuzum” demişti. Caracas’ta ise Delcy Rodríguez “geçici başkan” sıfatıyla koltuğa oturmuş görünüyor. Ancak doğal olarak rejim içindeki güç mücadelesinin daha yeni başladığı anlaşılıyor. Operation Absolute Resolve, böylece sadece bir kaçırma operasyonu değil, hem sahada hem hukukta “mutlak kararlılık” iddiasını uluslararası normların üzerine koyan yeni bir emsal olarak tarihteki yerini alıyor.
Post Factum: Kaos ve Uluslararası Reaksiyon
Maduro’nun kaçırılması, Venezuela içinde anında bir güç boşluğu yarattı. Ülkedeki en güçlü isimlerden Diosdado Cabello, hızla dengeyi kendi lehine çevirmeye çalıştı. Ordu içindeki farklı fraksiyonlar arasında restleşmeler yaşandı. Bazı birlikler, ABD’nin açık desteğini alacağı umuduyla Maduro sonrası geçiş sürecini hızlandırmak isterken, diğerleri bunu bir “ulusal onur meselesi” olarak okuyup sert tepki verdi. Sokaklarda ise hem Maduro yanlıları hem muhalifler aynı anda sokağa çıktı ve şiddet dalgaları birbirine karıştı.

Muhalefetin Edmundo González etrafındaki kanadı, Washington’dan gelen dolaylı sinyallerle geçici bir otorite kurmaya çalıştı. Ancak meşruiyet sorunu bu kez diğer tarafa geçti. “ABD’nin getirdiği yönetim” algısı, en iyi ihtimalle yaralı bir başlangıç demekti. Yani 3 Ocak Operasyonu, Maduro’yu sahneden çekse de Venezuela’ya istikrar getirmedi. Aksine, hem devlet aygıtında hem toplumda çatlakları derinleştirdi.
Uluslararası sahnede ise tepkiler daha da sarsıcıydı. Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni acil toplantıya çağırdı Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov olayı “Uluslararası hukukun açık ve kabul edilemez bir ihlali” ve “Egemen bir devletin iç işlerine yönelik saldırganlık (agression)” olarak niteledi. Latin Amerika’daki sol hükümetler içinse mesele çok daha varoluşsaldı. Kolombiya’da Gustavo Petro, Brezilya’da Lula da Silva ve Meksika yönetimi, bu operasyonu kendi egemenliklerine yönelmiş doğrudan bir tehdit olarak okudu. Sokakta dile getirilen duygu özetle şuydu: “Bugün Maduro’yu alan, yarın bizi de alabilir.” Bu domino korkusu, yıllardır teorik olarak konuşulan “ABD müdahaleciliği” tartışmasını somut bir kabusa çevirdi.
Avrupa Birliği’nin tavrı ise utangaç bir sessizlikle özetlenebilir. Resmi açıklamalar, “durumu kaygıyla izliyoruz” kalıbını aşmadı. Bir yandan ABD ile stratejik ittifak ilişkilerini zedelemek istemeyen, diğer yandan da yöntemin “vahşi batı tarzını” içine sindiremeyen bir pozisyon. Hukuken, BM Şartı’nın 2/4 maddesinin açık ihlali söz konusuydu. Ancak Washington’ın çizdiği çerçeve, “uluslararası uyuşturucu ve terörle mücadele” olduğu için, Avrupa’nın sesi düşük perdeden çıkmak zorunda kaldı.
Madde 2(4), bir devletin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmasını yasaklar.
Ker–Frisbie Gölgesi
Tüm bu tartışmaların kalbinde ise Ker–Frisbie Doktrini yatıyor. ABD yargısının bu tartışmalı ilkesi, bir sanık mahkeme huzuruna nasıl getirilmiş olursa olsun, eğer mahkemenin önüne çıkarıldıysa yargılamanın geçerli sayılabileceğini savunuyor. Kaçırma, zorla getirme, üçüncü ülkede yasa dışı operasyon gibi unsurlar, mahkemenin “yetki alanı”nı otomatik olarak geçersiz kılmıyor. Başta içerideki adam kaçırma vakaları için geliştirilen bu yaklaşım, yıllar içinde uluslararası boyuta taşındı.
3 Ocak Operasyonu ile ABD, Ker–Frisbie Doktrini’ni fiilen BM Şartı’nın üzerine koydu. Egemenlik ihlali yapılmış olsa bile artık istediğini almış bulunan ABD, konuyu kendi iç meselesiymiş gibi çözebileceğine hükmederek hareket etti; bu uzun tartışmayı ise hiç tarafı değilmiş gibi siyasetçilere ve akademisyenlere devretti. Bu makalenin isimlendirmesi olan Periculum Americanum’un hukuki çekirdeği tam da burada yer alıyor. Washington, uluslararası hukuku müzakere edilebilir bir tavsiye kitapçığı, kendi iç hukukunu ise tartışılmaz bir küresel norm olarak konumlandırıyor.
Yeni Bir Emsal
Maduro’nun kaçırılması, ilk bakışta 1989 Panama işgalindeki Noriega operasyonunu hatırlatabilir. Ancak arada son derece kritik bir fark var. Noriega, açık bir askeri işgalin gölgesinde devrilmişti. Tanklar, bombardıman ve sokak çatışmaları vardı, bunların yanında operasyonun tamamlanması haftalar sürmüştü. 3 Ocak 2026’da ise “nokta atışı kaçırma” tekniği uygulandı. İşgal yoktu, televizyonlardan izlenen büyük çaplı bir savaş da yoktu. Sadece birkaç helikopter, özel kuvvetler ve kısa süren bir elektronik harp saldırısı ile, üstelik de yalnızca birkaç saat içinde “operasyon” tamamlandı. Bu yeni nesil darbe modeli, maliyet ve siyasi risk açısından Washington için çok daha “kullanışlı” denebilir.

Bu yeni model, dünya liderleri için de bir mesaj niteliğinde. Bu operasyon, ABD tarafından herhangi bir şekilde “terörist” ya da “uyuşturucu kaçakçısı” olarak nitelendirilen bir liderin kendi evinde bile güvende olmadığının sinyalini veriyor. Yeni modelde, uluslararası hukuka rağmen, tamamen Washington tarafından belirlenen sınırlar neticesinde devlet başkanlarının dokunulmazlığına “karar verilebileceği” durumu ortaya çıkıyor. Bir başka deyişle verilmek istenen mesaj şu: “Egemenlik artık mutlak bir hak değil, ABD’nin rızasına bağlı bir imtiyaz”.
Periculum Americanum, işte bu kaymayı tanımlayan çatı kavram olarak öneriliyor. ABD, kendi iç hukukunu küresel bir polis gücüyle birleştirerek fiilen “evrensel hukuk” haline getirdi. BM Şartı, egemen eşitlik, müdahale yasağı gibi kavramlar hâla ders kitaplarında yazılı duruyor, uluslararası ilişkiler ve hukuk bölümlerinde sayısız akademisyen tarafından anlatılıyor. Fakat 3 Ocak 2026 sabahı Fuerte Tiuna’nın üzerinde dolaşan helikopterler, bu ilkelerin ne kadarının gerçek, ne kadarının kağıt üzerinde olduğunu tüm dünyaya gösterdi.
Sonuç: Sırada Ne Var?
Bugün tartışmamız gereken soru şu: Eğer bir devlet, başka bir devletin başkentinde, en korunaklı askeri üssünde, o ülkenin liderini kaçırabiliyorsa, o ülkeden geriye ne kadar “egemenlik” kalır? Bu soruyu cevaplandırabildiğimizde daha sarsıcı bir başka soru geliyor: Venezuela krizi ile ilgili olarak yalnızca kınamakla yetinen, ses çıkarmaktan imtina eden diğer devletler, gelecekte kendilerinin de gerçekleştirebileceği operasyonların zeminini de sessizce meşrulaştırmış olmuyor mu? Bu sorunun yanıtı, aynı zamanda bir dünya savaşının kıyısında olup olmadığımızın da en belirleyici ifadesi olacaktır.
Periculum Americanum’u ciddiye almak, sadece ABD’yi eleştirmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda yeni bir dünya düzenine hazırlanmak anlamına geliyor. Bu yeni düzenin sistematiği açıkça ortada: Bir devlet başkanı suçlu ilan edilebilir, kaçırılabilir, hatta başka ülkenin topraklarında yargılanabilir. Üstelik bütün bunlar, “adalet” ve “insanlık” adına yapılabilir. Geriye kalan soru işareti, dünya devletlerinin bu emsal karşısında ortak bir refleks geliştirip geliştiremeyeceği üzerine.







Yorumlar