Trump'ın Yeni Derdi: İran Savaşı
- Deniz Dede

- 5 gün önce
- 9 dakikada okunur

Özet
28 Şubat 2026'da başlatılan "Epic Fury" Operasyonu, ABD-İran geriliminin onlarca yıllık seyrini kökten değiştirmiş; bölgesel hesaplaşmayı topyekûn bir silahlı çatışmaya dönüştürmüştür. Bu makale; çatışmanın tetikleyici unsurlarını, askeri ve insani bilançosunu, Hürmüz Boğazı merkezli küresel ekonomik yansımalarını ve öngörülen stratejik sonuçlarını sistematik biçimde ele almaktadır. Analizin odak noktasını, çatışmanın 18. gününde — 17 Mart 2026 itibarıyla — sahadaki mevcut durum oluşturmaktadır. Bu çerçevede dini lider Ali Hamaney'in suikastle öldürülmesinin ardından oğlu Mojtaba'nın iktidara geçişi, İran güvenlik şefi Ali Larijani'nin bugün itibariyle öldürüldüğünün duyurulması, Hürmüz Boğazı üzerindeki enerji savaşının tırmanması ve Trump'ın Çin dahil müttefiklerinden Körfez güvenliği için beklediği desteği alamaması incelenmektedir. Çalışma, rejim değişikliği stratejisinden nükleer önleme mantığına, Hürmüz ablukasının küresel ekonomi üzerindeki birikimli baskısından Türkiye'nin üçüncü haftaya girerken içine sürüklendiği stratejik tuzağa uzanan geniş bir perspektiften bu gelişmeleri değerlendirmektedir.
Giriş: Geri Dönülemez Eşik
Uluslararası ilişkiler literatüründe "patlama noktası" olarak tanımlanan kritik eşikler, siyasi aktörlerin diplomatik alternatifleri tükettiği ve askeri araçlara başvurmanın kaçınılmaz göründüğü anlara karşılık gelir. ABD ile İran arasındaki gerilim, 28 Şubat 2026 sabahı itibarıyla tam da böyle bir eşiği aşmış; onlarca yıllık vekâlet savaşları ve yaptırım rejimleri dönemi, açık bir silahlı çatışmayla yerini değiştirmiştir. Bugün, çatışmanın 18. gününde bölge artık yalnızca İran ve ABD arasındaki ikili bir hesaplaşmayı değil; en az on iki ülkeye yayılmış, Körfez'in tüm altı ülkesini ilk kez eş zamanlı olarak hedef alan, uluslararası enerji güvenliğini tarihin en büyük arz kriziyle sınayan ve büyük güçlerin tutumlarını köklü biçimde yeniden biçimlendiren çok katmanlı bir savaşı barındırmaktadır.
"Epic Fury" kod adıyla yürütülen operasyon, yalnızca askeri bir eylem olarak değil; aynı zamanda Washington'un bölgesel dönüşüme ilişkin kapsamlı bir stratejik vizyon beyanı olarak da okunmalıdır. Nitekim ABD ve İsrail'in ortak açıklamalarında hedefin açıkça "rejim değişikliği" ve İran'ın nükleer ile balistik füze altyapısının kalıcı biçimde tasfiyesi olarak tanımlanmış olması, bu operasyonun salt bir caydırıcılık hamlesi olmadığını teyit etmektedir. Buradan iki temel soru öne çıkmaktadır: Neden şimdi? Ve bu çatışma, bölgesel güç dengelerini nasıl yeniden biçimlendirecektir?
Çatışmanın Tetikleyici Unsurları: Neden Şimdi?
Savaşın patlak vermesinden yalnızca bir gün önce, 27 Şubat 2026'da Umman Dışişleri Bakanı Badr Al-Busaidi, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stoğu yapmamayı kabul ettiğini, IAEA'nın tam denetim yetkisini tanıyacağını ve mevcut stoku "mümkün olan en düşük seviyeye" indirmeye razı olduğunu kamuoyuyla paylaştı; müzakerelerin 2 Mart'ta yeniden başlayacağını duyurarak barışın "el altında" olduğunu ilan etti. Saldırıların başlaması üzerine Al-Busaidi, "aktif ve ciddi müzakerelerin" baltalandığını açıklayarak hayal kırıklığını gizlemedi. Buna karşın ABD Orta Doğu Özel Temsilcisi Witkoff, İran'ın müzakerelere "uranyum zenginleştirme konusundaki vazgeçilmez haklarını" öne sürerek başladığını ve sıfır zenginleştirme teklifini reddettiğini belirtmiştir. Eş zamanlı olarak Witkoff, İran'ın elindeki 460 kilogram yüzde altmış zenginleştirilmiş uranyumun teorik olarak on bir nükleer bomba üretmeye yetebileceğini eklemiştir. Bu çelişkili tablo; müzakerenin çöktüğü an ile saldırının başladığı anın neredeyse örtüşmesi, askeri operasyonun önceden planlanmış ve diplomatik sürecin teknik olarak yürütülmüş ancak stratejik olarak zaten kapatılmış bir kapı önünde sürdürülmüş olabileceğine işaret etmektedir.
Saldırının zamanlamasını belirleyen bir diğer kritik unsur, İran'ın birden fazla cephede eş zamanlı olarak zayıflamasıdır. Haziran 2025'teki On İki Gün Savaşı'nda gerçekleştirilen ABD-İsrail ortak saldırıları İran'ın hava savunma kapasitesini ciddi ölçüde aşındırmış; ACLED analistlerinin tespitine göre bu süreçte yaklaşık 200 hava savunma sistemi imha edilmişti. Bu zemin, ABD ve İsrail'in 28 Şubat saldırısının ilk 24 saatinde Batı İran'dan Tahran merkezine kadar uzanan hava sahasında etkin üstünlük kurabilmesini mümkün kılmıştır. Öte yandan Ocak 2026'da İran'da patlak veren ve binlerce kişinin güvenlik güçlerinin müdahalesiyle hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan tarihsel boyuttaki iç protestolar rejimin meşruiyetini derinden sarsmış; Hizbullah ve Husi güçlerinin önceki çatışmalarla zaten yıpranmış olması Tahran'ın bölgesel hareket alanını fiilen daraltmıştı. Bu faktörlerin tamamı bir araya geldiğinde ABD-İsrail koalisyonu açısından kritik bir "fırsat penceresi" belirginleşmekteydi ve saldırıların bu konjonktürde başlatılmış olması tesadüf değil, hesaplı bir tercihin ürünüdür.
Trump yönetiminin stratejik hesabı salt askeri zafer elde etmenin çok ötesine geçmektedir. Yönetim, bu boyuttaki bir askeri baskının İran içindeki muhalefet hareketlerine kritik bir ivme kazandıracağını ve rejim değişiminin önünü içeriden açacağını öngörmektedir. Bu yaklaşım, geçmişteki Irak ve Libya müdahalelerinin salt askeri zafer mantığından köklü biçimde ayrışmakta; dışarıdan tetikleme, içeriden dönüşüm modeline yaslanmaktadır. Trump, saldırının başladığı ilk günden itibaren İran nükleer kapasitesinin tasfiye edilmemesi halinde yaşanacak ekonomik yıkımın savaşın maliyetinden çok daha ağır olacağını defalarca vurgulayarak bu stratejinin hem önleyici hem dönüştürücü bir mantıkla tasarlandığını teyit etmektedir. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Farsça yayınladığı ve bu çatışmayı "İran halkı için ömürde bir kez gelen fırsat" olarak nitelendirdiği doğrudan mesaj ise strateji ile retoriğin bu çatışmada nasıl iç içe örüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Sahadaki Son Durum
Çatışmanın 18. günü, İsrail Savunma Bakanı Katz, İran güvenlik şefi Ali Larijani'nin önceki gece gerçekleştirilen bir saldırıda öldürüldüğünü açıkladı. İsrail ordusu aynı operasyonda İran Devrim Muhafızları'na bağlı Besic kuvvetleri komutanı Gholamreza Soleimani'nin de etkisiz hale getirildiğini duyurdu. Bu isimler, daha önce hayatını kaybeden Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Abdolrahim Musavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh ve Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur ile birlikte İran'ın güvenlik ve komuta zincirinin doruk noktalarını oluşturmaktaydı. Söz konusu kayıpların tamamı değerlendirildiğinde, İran ordusunun yüksek kademeli liderlik yapısının ağır bir aşınmayla karşı karşıya olduğu görülmektedir. İsrailli bir üst düzey kaynak, yeni dini lider Mojtaba Hamaney'in "işlev görmekte güçlük çekecek durumda yaralı" olduğunu öne sürerken İran Dışişleri Bakanı Araghchi bu iddiaları kesinlikle reddederek yeni liderin görevini anayasaya uygun biçimde sürdürdüğünü kamuoyuna duyurdu. Bu bilgi savaşı, fiziksel cephenin yanı sıra psikolojik ve diplomatik cephelerin de ne denli yoğun biçimde işletildiğini gözler önüne sermektedir.
On sekizinci gün itibarıyla çatışmanın bıraktığı askeri ve insani iz son derece ağırdır. ABD ordusu şimdiye dek 6.000'den fazla askeri hedefi vurduğunu açıklarken bağımsız çatışma izleme kuruluşu ACLED, İran'ın 31 ilinin 29'unu kapsayan, her biri birden fazla saldırıyı içeren yaklaşık 2.000 ayrı olay kaydetmiştir; Tahran, bu bombardımanın en yoğun biçimde hissedildiği merkez konumundadır. ABD ve İsrail'in odaklandığı öncelikli hedefler balistik füze altyapısı, nükleer tesisler ve hava savunma sistemleri olmuş; buna ek olarak Tahran'daki petrol depoları, Hark Adası'ndaki deniz ve enerji tesisleri ile hükümet binaları da saldırılardan nasibini almıştır. İsrail, Hamaney'in kişisel uçağını da 16 Mart'ta Mehrabad Havalimanı'nda düzenlenen bir operasyonla imha ettiğini duyurdu. Deniz kuvvetleri cephesinde ise ABD'nin 17 İran savaş gemisini batırdığı bildirilmekte; bu rakam, İran'ın boğaz ve Körfez'deki deniz kapasitesinin önemli bir bölümüne karşılık gelmektedir.
İnsani boyuta bakıldığında tablo daha da ağırlaşmaktadır. İnsan hakları kuruluşu HRANA'nın derlemesine göre İran'da 1.330 sivil ve 1.122 askeri personel olmak üzere statüsü henüz belirlenemeyen 613 kişiyle birlikte toplam kayıp sayısı 3.000'in üzerine çıkmıştır; bu rakama 206'sı çocuk olan en az 206 küçük dahildir. Çatışmanın tek bir olayda açıkladığı en büyük sivil kayıp, Minab'daki bir kız ilkokulunun vurulmasıyla yaşandı: 170'i aşkın kişi, büyük çoğunluğu öğrenci kız çocukları, hayatını kaybetti. Lübnan'da ise İsrail operasyonları sonucunda en az 886 kişi ölmüş, 800.000'i aşkın kişi yerinden edilmiştir.
ABD cephesine bakıldığında 13 Amerikan askerinin hayatını kaybettiği görülmektedir; bunlardan altısı 13 Mart'ta Batı Irak üzerinde düşen bir KC-135 yakıt ikmali uçağındaki ekip üyelerinden oluşmaktadır. Yaklaşık 200 ABD personeli yaralanmış, ancak bunların 180'inden fazlası göreve dönmüş durumdadır.
İran Devrim Muhafızları sözcüsü Tuğgeneral Naini, şimdiye kadar kullanılan füzelerin "on yıl öncesine ait stoklar" olduğunu ve İran'ın On İki Gün Savaşı'ndan bu yana ürettiği daha gelişmiş sistemleri henüz devreye sokmadığını kamuoyuna duyurdu. Bu açıklama, doğrulanıp doğrulanamayacağından bağımsız olarak, çatışmanın seyrini doğrudan etkileyebilecek stratejik bir mesaj niteliği taşımaktadır: Hem iç kamuoyuna yönelik moral tutma işlevi görürken hem de uluslararası taraflara müzakere baskısı oluşturmayı hedeflemektedir.
Hürmüz Boğazı: Tarihin En Büyük Petrol Arz Krizi

Hürmüz Boğazı meselesi, bu çatışmanın en kritik küresel boyutunu oluşturmaktadır ve tüm diğer dinamiklerin önüne geçen belirleyici değişken olma özelliğini korumaktadır. İran Dışişleri Bakanı Araghchi, 16 Mart'ta konuyu son derece hesaplı bir diplomatik dile döküp "boğaz açıktır; yalnızca düşmanlarımıza ve bu alçakça saldırıyı bize karşı gerçekleştirenler ile onların müttefiklerine kapalıdır" diyerek İran'ın tutumunu netleştirdi. Bu çerçeveleme stratejik açıdan önemlidir: Boğazı uluslararası hukukun öngördüğü biçimde tek taraflı ve genel olarak kapatmak yerine siyasi bir filtreye dönüştürmek, hem egemenlik iddiasını güçlendirmekte hem de Çin ve Hindistan gibi tarafsız aktörlerin geçiş talepleri için diplomatik bir müzakere zemini açmaktadır.
Ancak fili sonuçlar bu nüansı pratikte önemsiz kılmaktadır. Dünya petrol tüketiminin beşte birine ve deniz yoluyla taşınan ham petrolün dörtte birinden fazlasına kanalık eden bu dar geçitte günde yaklaşık 15 milyon varil ham petrol ile 5 milyon varil petrol ürünü küresel pazardan kopuk durumdadır. Bu gidişata karşılık Uluslararası Enerji Ajansı, tarihin en büyük petrol rezerv salım kararını açıklayarak 400 milyon varillik acil stoku piyasaya sürdü; ancak ajansın kendi hesaplamalarına göre bu miktar mevcut günlük arz açığıyla ancak 26 gün idare edebilecek bir tampon oluşturmaktadır. Ajans, bu çatışmayı eşi görülmemiş bir nitelemeyle "küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisi" olarak tanımladı. Brent ham petrolü 106 doların üzerine fırlayarak Temmuz 2022'den bu yana görülmemiş bir seviyeye ulaşırken ABD benzin fiyatları 28 Şubat'tan bu yana yüzde yirmi dört artışla 3,70 dolar ortalamasına çıktı. ExxonMobil, Chevron ve ConocoPhillips'in CEO'larının Trump yönetimini bizzat tehlike konusunda uyarması ise sorunun ne denli kritik bir boyuta taşındığını açıkça ortaya koymaktadır.
Diplomatik Tıkanıklık ve Büyük Güç Dinamikleri
Trump, 15 Mart'ta "İran anlaşma istiyor" açıklamasını yaparken İran Dışişleri Bakanı Araghchi, CBS News'e verdiği röportajda bu iddiayı doğrudan ve sert bir dille çürüttü: "Hayır, biz hiçbir zaman ateşkes talep etmedik, müzakere dahi talep etmedik. Gerektiği sürece kendimizi savunmaya hazırız." Trump ise müttefiklerine yönelik iletişim kanallarının açık tutulduğunu kabul ederken Tahran'ın "gerçek anlamda müzakere için hazır olduğuna dair ciddi bir işaret" görmediğini ekledi. İki açıklama arasındaki bu derin uçurum, salt siyasi retoriğin ötesinde analitik bir anlam taşımaktadır: Çatışmanın hangi tarafın ne istediğine dair temel iletişim altyapısı çökmüş, taraflar artık birbirinin niyetini güvenilir biçimde okuyamaz hale gelmiştir. Uluslararası ilişkiler teorisinde "yanlış algı sarmalı" olarak tanımlanan bu durum, savaşın yönetilebilirliği açısından en tehlikeli parametrelerden birini oluşturmaktadır.
Bu çatışmada en dikkat çekici stratejik dinamiklerden biri, ABD-İsrail koalisyonu içindeki derin gerilimin giderek daha görünür hale gelmesidir. İsrail ordusu CNN'e mevcut hedef listesini tamamlamak için en az üç hafta daha saldırı yapılması gerektiğini açıklarken Trump yönetiminin çatışmanın "haftalar içinde ya da daha erken" biteceğini ilan etmesi arasındaki çelişki, iki başkentin stratejik öncelikleri konusunda gerçek anlamda örtüşmediğine işaret etmektedir. Trump bu konuyu doğrudan ele alarak ABD ile İsrail'in "büyük ölçüde örtüşen ancak tamamen aynı olmayan hedeflere" sahip olduğunu kabul etti. Önceki haftalarda İsrail'in İran petrol tesislerine kapsamlı saldırılar düzenleyerek Washington'u şaşırtması ve ABD'nin sonradan petrol altyapısına yönelik saldırıların durdurulması talimatını Tel Aviv'e iletmek durumunda kalması bu çelişkinin somut yansıması olarak tarihe geçmiştir.
Çin Faktörü ve Hürmüz Denklemindeki Büyük Güç Hesabı
Savaşın en kritik diplomatik değişkeni bugün itibarıyla Çin'in tutumudur. Trump, 31 Mart - 2 Nisan tarihlerine planlanan Pekin ziyaretini Hürmüz'ün açılmasında Çin'den somut adım gelmezse ertelemeyi değerlendirdiğini duyururken ABD Hazine Bakanı Bessent, Paris'te yürütülen görüşmeleri olumlu nitelendirerek bu süreçteki olası bir zirvesiz kalmayı stratejik bir kopuş işareti olarak okumamalarını talep etti.
Bessent ayrıca 16 Mart'ta Hürmüz'de Çin gemilerinin "alandan çekilmiş göründüğünü" belirterek Pekin'in hesaplı bir uzak duruş benimsediğini ima etti. Bu tutum, Çin'in hem İran ticaretinin kritik ortağı hem de Trump'ın acil destek talep ettiği ülkeler arasında yer almasından kaynaklanan ikili konumun mantıklı bir sonucudur: Pekin, taraf seçmeksizin her iki taraf üzerindeki etki kapasitesini canlı tutmakta, bu dengeyi koruduğu sürece sahip olduğu kozları korumaktadır. AB Dışişleri Bakanları'nın ise Hürmüz'de deniz kuvvetleri operasyonlarını genişletmeyi reddettiği bildirilmekte; İngiltere Başbakanı Starmer'in boğazı açık tutma girişiminin "kolay olmayacağı" uyarısını yaparken bunun bir NATO misyonuna dönüşmeyeceğini vurgulaması, Batı'nın bu noktada Trump'ın beklentilerini karşılamakta isteksiz davrandığını teyit etmektedir.
Bölgesel Yansımalar ve Türkiye'nin Konumu
Çatışma, İran-ABD ikili denkleminin çok ötesine geçmiştir. ACLED analistlerinin altını çizdiği gibi bu savaş, Haziran 2025 saldırılarından farklı olarak en az on iki ülkeye yayılmış ve Körfez İşbirliği Konseyi'nin tüm altı üyesini — Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve BAE'yi — tarihte ilk kez eş zamanlı olarak hedef almıştır. İran, üslerini barındıran veya ABD'ye kolaylık sağlayan her ülkeye yönelik saldırı hakkını saklı tuttuğunu açıkça duyurmuş; Romanya'ya, Amerikan üslerine izin vermesi halinde bunun "askeri saldırıya ortak olmak" sayılacağını diplomatik kanallar aracılığıyla iletmiştir. Bu çerçeve, savaşın coğrafi yayılma mantığının İran'ın stratejik doktriniyle ne denli örtüştüğünü gözler önüne sermektedir: Asimetrik güç konumunu, hedef alanının genişletilmesiyle dengeleme. İsrail ise İran'a ek olarak Lübnan'daki Hizbullah altyapısını kara harekâtıyla birlikte çökertmeyi hedeflemekte; Lübnanlı kaynaklara göre ülkede en az 886 kişi hayatını kaybetmiş ve 800.000'i aşkın kişi yerinden edilmiş durumdadır.
Türkiye, bu konjonktürde birbirine zıt iki baskı arasında giderek daha dar bir alanda manevraya zorlanmaktadır. Malatya'daki Kürecik NATO radar üssünü korumak amacıyla Patriot hava savunma sisteminin bölgeye konuşlandırılması ve İran balistik füzelerinin iki kez Türkiye sınırlarına yakın noktalarda düşmesi — birinin Gaziantep çevresine indiği NATO kaynaklarınca teyit edilmesi — güvenlik baskısının artık salt teorik olmadığını kanıtlamaktadır. Kuzey Kıbrıs'a konuşlandırılan altı F-16, bu doğrudan tehdidin kurumsal bir yönetim refleksidir. İran ise Romanya örneğinde görüldüğü üzere ABD'ye lojistik destek sağlayan ülkelere yönelik açık uyarılarını sürdürmektedir; NATO üssüne ev sahipliği yapan Türkiye de elbette ki bu tehdit çerçevesinin dışında değildir.

Ekonomik cephede tablo daha da ağırdır. Brent petrolünün 106 dolar bandında seyretmesi ve boğazın fiilen işlevsiz kalmasının yarattığı arz kesintisinin enerji ithalatına yüksek oranda bağımlı Türkiye ekonomisine birikimli baskısı; cari açığı derinleştirme, enflasyon üzerindeki yükü artırma ve döviz dengesini zorlama potansiyeli taşımaktadır. Öte yandan Türkiye'nin NATO üyeliği, Tahran ve Batılı başkentlerle sürdürdüğü açık kanallar ve bölgesel dinamiklerle kurduğu çok boyutlu ilişkiler, Ankara'yı potansiyel bir arabulucu konumuna taşımaktadır. Ancak bu diplomatik fırsatın işlevsel bir role dönüşüp dönüşemeyeceği, büyük ölçüde Türkiye'nin üssünü barındırdığı ittifak yükümlülükleriyle Tahran ve Moskova ile koruduğu diyalog kanalları arasında ne ölçüde tutarlı bir denge kurabileceğine bağlıdır.
Sonuç: Tarihsel Kırılma Noktası
"Epic Fury" Operasyonu, Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini kalıcı olarak yeniden biçimlendirme potansiyeli taşıyan tarihsel bir kırılma noktasını simgelemektedir. Hamaney'in suikastle öldürülmesi ve ardından aynı güç yapısı içinde Mojtaba'nın hızla iktidarı devralarak yüz binlerin sokaklara döküldüğü bir halk gösterisiyle karşılanması; operasyonun rejim değişikliği stratejisinin en azından kısa vadede beklenen sonucu vermediğini düşündürmektedir. Dışarıdan uygulanan askeri baskının iç muhalefeti beslemek yerine milliyetçi refleksleri pekiştirebildiğine dair uzun süredir tartışılan teorik argüman, bu süreçte somut bir tarihsel vakaya dönüşmektedir.
Bununla birlikte çatışmanın seyrini belirleyecek birkaç kritik bilinmezin henüz yanıt bulmadığını teslim etmek gerekmektedir. IRGC'nin "on yıl öncesinin stoklarını kullandığını ve asıl kapasitesini henüz devreye sokmadığını" ilan etmesi ile İsrail'in önünde "binlerce hedefi kapsayan" en az üç haftalık bir operasyonel plan bulunması; çatışmanın yakın vadede değil, haftalarca hatta aylarca sürebileceğine açıkça işaret etmektedir. Küresel enerji sisteminin IEA'nın kendi hesabıyla "yalnızca 26 günlük tampon" sağlayabileceği bir rezerv salımıyla karşılık vermeye çalıştığı bir tabloda Hürmüz'ün kapalı kalma süresi, artık salt jeopolitik bir değişken olmaktan çıkıp doğrudan küresel ekonomik istikrarın kaderini belirleyen bir eşiğe dönüşmüş durumdadır.
Akademik çevrelerin ve politika yapıcıların bugün yalnızca bir veriyi değil, bir dönüm noktasını analiz ettiği görülmektedir. 17 Mart 2026, Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu düzeninin fiilen sona erdiği tarih olarak tarih kitaplarına geçme ihtimali taşımaktadır; zira bu savaş yalnızca İran'ın nükleer kapasitesini değil, bölgenin stratejik mimarisini, küresel enerji sisteminin kırılganlık haritasını ve büyük güçlerin Orta Doğu'ya müdahil olma ya da uzak durma tercihlerini de kökten yeniden tanımlamaktadır.



Yorumlar