top of page

Bir Parti Kendisinden Nasıl Bağımsızlaşır?

  • Yazarın fotoğrafı: P&R Analiz
    P&R Analiz
  • 7 saat önce
  • 7 dakikada okunur

Bir siyasi partinin bağımsız olduğunu söylemenin en kolay yollarından biri, önce kime ait olmadığını açıklamaktır.

 

Yeni Parti de kuruluşundan yalnızca birkaç gün sonra bunu yaptı.

 

Özgür Özel, yeni siyasi yapının Ekrem İmamoğlu’nun partisi olmadığını söyledi. Kendisinin de partisi olmadığını özellikle vurguladı. Ardından çok daha geniş bir sahiplik tanımı kurdu: Yeni Parti, işçinin, emeklinin, memurun, esnafın, çiftçinin, kadınların ve gençlerin partisi olacaktı.

 

İlk bakışta burada klasik bir kapsayıcılık söylemi görülebilir. Yeni kurulan bir siyasi parti mümkün olduğunca geniş bir seçmen kitlesine seslenmek istiyor ve kendisini tek bir kişinin siyasi projesi olarak tanımlamaktan kaçınıyor.

 

Fakat mesele biraz daha yakından incelendiğinde farklı bir siyasi iletişim problemi ortaya çıkıyor. Çünkü yeni kurulan bir partinin cevaplaması gereken ilk soru her zaman “Kimi temsil ediyoruz?” değildir.

 

Ondan önce sorulması gereken daha temel bir soru vardır:

Biz kimiz?

Yeni Parti açısından bu sorunun cevabı özellikle önemlidir. Çünkü parti siyasal bir boşlukta ortaya çıkmadı. Cumhuriyet Halk Partisi’nde verilen mutlak butlan kararının ardından Özgür Özel ve beraberindeki milletvekilleri CHP’den ayrıldı; 24 Temmuz’da Özel dahil toplam 91 milletvekilinin katılımıyla yeni siyasi yapı kuruldu.

 

Dolayısıyla Yeni Parti daha kuruluşunun ilk gününde ilginç bir paradoksla karşı karşıya kaldı.

 

Parti, CHP’den ayrılarak doğmuştu. Fakat onu kuran aktörlerin önemli bölümü, birkaç gün öncesine kadar CHP’nin siyasal kimliğini temsil ediyordu. Yeni bir parti olduğunu söylüyor; fakat seçmenin karşısına büyük ölçüde zaten tanıdığı isimlerle çıkıyor. “Ne İmamoğlu’nun ne Özel’in partisi” söyleminin asıl işlevi de tam burada ortaya çıkıyor.

 

Bir Partinin İlk Rakibi Bazen Kendi Geçmişidir

 

Siyasi partiler yalnızca programlarından oluşmaz.

 

İsimleri, liderleri, kadroları, örgütleri, tarihleri ve seçmenin zihninde yıllar boyunca oluşturdukları çağrışımlar da parti kimliğinin parçalarıdır.

 

Bu nedenle mevcut bir siyasi yapıdan koparak kurulan partilerin karşısında iki yönlü bir problem bulunur. Bir taraftan geçmişlerinin sağladığı tanınırlığa ihtiyaç duyarlar. Diğer taraftan gerçekten yeni bir aktör olarak kabul edilebilmek için aynı geçmişten belirli ölçüde uzaklaşmaları gerekir.

 

Yeni Parti’nin karşı karşıya olduğu mesele de budur.

 

Özgür Özel’in siyasi sermayesinin önemli bölümü CHP’deki kariyerinden geliyor. Yeni Parti’nin milletvekilleri seçmen tarafından büyük ölçüde CHP dönemindeki faaliyetleri üzerinden tanınıyor. Siyasi ilişkiler, belediyelerle kurulan bağlar, seçmen ağları ve örgütsel deneyim de sıfırdan oluşmuş değil.

 

Dolayısıyla CHP geçmişi Yeni Parti için yalnızca aşılması gereken bir yük değildir. Aynı zamanda sahip olduğu en önemli başlangıç avantajlarından biridir.

 

Pierre Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramı burada açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Sembolik sermaye yalnızca maddi kaynaklarla ilgili değildir. Tanınırlık, itibar, meşruiyet, unvan ve belirli bir alanda kabul görme de siyasi aktörlere kullanılabilir bir güç sağlar.

 

Yeni Parti bu açıdan oldukça sıra dışı bir başlangıç yaptı. Yeni kurulmuş olmasına rağmen Meclis’te 91 milletvekiliyle ana muhalefet konumuna yerleşti. Genel Başkanı daha önce ülkenin en büyük muhalefet partisinin lideriydi. Kadrolarının önemli bölümü kamuoyu tarafından zaten biliniyordu.

 

Sıfır yaşındaki bir parti, onlarca yıllık siyasi sermayeyle doğdu. Fakat sembolik sermayenin önemli bir özelliği vardır. Onu üreten geçmişi istediğiniz anda silemezsiniz.

 

Yeni Parti bu nedenle aynı anda iki şeyi yapmak zorunda: CHP geçmişinin sağladığı siyasi sermayeyi kullanmak ve CHP’nin yeni tabelayla devam eden biçimi olarak görülmemek. Bağımsızlık söyleminin asıl önemi burada bulunuyor.

 

“Herkesin Partisi” Ne Demektir?

 

Yeni Parti’nin kuruluş günü kullandığı ilk söylemlerden biri oldukça geniş bir toplumsal liste üzerine kuruluydu. İşçi, emekli, memur, esnaf, çiftçi, kadınlar ve gençler.

 

Bu sıralamanın iletişimsel işlevi yalnızca kimin temsil edileceğini açıklamak değildir. Aynı zamanda kimsenin dışarıda bırakılmadığını göstermektir.

 

Otto Kirchheimer’ın 1960’larda geliştirdiği “catch-all party” yaklaşımı bu noktada açıklayıcıdır. Kirchheimer, özellikle savaş sonrası Avrupa’da bazı büyük siyasi partilerin belirli bir sınıfın veya dar ideolojik grubun örgütü olmaktan uzaklaşıp mümkün olduğunca geniş seçmen koalisyonları kurmaya yöneldiğini anlatır.

 

Yeni Parti’nin kuruluş söyleminde de benzer bir eğilim görülüyor. Parti daha ilk günden belirli bir meslek grubunun, sınıfın ya da dar siyasi çevrenin temsilcisi olarak görünmek yerine geniş bir toplumsal sahiplik iddiası kuruyor.

 

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Herkese seslenmek ile herkesi temsil etmek aynı şey değildir. Bir siyasi parti kuruluş konuşmasında çiftçiyi, işçiyi, esnafı, memuru ve emekliyi aynı cümlenin içine rahatlıkla yerleştirebilir. Asıl güçlük, bu grupların çıkarları birbirleriyle çatışmaya başladığında ortaya çıkar. Vergi politikası konuşulduğunda. Ücretler konuşulduğunda. Tarım destekleri konuşulduğunda. Emeklilik sistemi konuşulduğunda. Kamu harcamaları konuşulduğunda. Parti artık yalnızca “herkesin partisi” olduğunu söyleyemez. Bu noktada bir tercih yapmak zorundadır. Çünkü siyasal temsil yalnızca toplumdaki bütün talepleri dinlemek değildir. Aynı zamanda bu talepler arasında öncelik sıralaması yapmaktır.

 

Bu nedenle kapsayıcılık etkili bir kuruluş söylemi olabilir. Fakat tek başına siyasi kimlik değildir.

 

“Yeni” Olan Nedir?

 

Belki de bütün bu stratejinin en ilginç tarafı partinin isminde bulunuyor: Yeni Parti.

 

İsim, herhangi bir ideolojiye doğrudan gönderme yapmıyor. Cumhuriyetçi, sosyal demokrat, halkçı, demokratik, millî ya da liberal gibi Türkiye siyasetinde belirli siyasi gelenekleri çağrıştıran kavramlardan hiçbirini taşımıyor. Parti bize ne olduğunu söylemeden önce ne zaman ortaya çıktığını söylüyor.

 

Yeni.

 

Bu kelimenin siyasi iletişim açısından önemli bir avantajı bulunuyor: İçeriği henüz tam olarak belirlenmiş değil.

 

Ernesto Laclau’nun “boş gösteren” kavramını burada doğrudan uygulamak için henüz erken olabilir. Laclau açısından bir gösterenin boş hale gelmesi, yalnızca muğlak olmasıyla değil, birbirinden farklı toplumsal taleplerin ortak temsilcisine dönüşmesiyle ilgilidir.

 

Fakat “Yeni” kelimesi böyle bir işlev kazanabilecek uygun bir başlangıç alanı sunuyor. CHP’nin mevcut durumundan rahatsız olan seçmen için “yeni” başka bir şey ifade edebilir. Muhalefetin siyaset yapma biçiminin değişmesini isteyen seçmen için başka. Özgür Özel’in liderliğini destekleyen seçmen için başka. Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceğine önem veren seçmen için başka. Daha önce CHP’ye oy vermemiş fakat mevcut iktidarın değişmesini isteyen seçmen için ise bambaşka bir şey ifade edebilir. Kelime böylece partinin henüz ayrıntılı biçimde tanımlamadığı farklı beklentilerin aynı siyasi alan içerisinde buluşmasına izin verir.

 

Fakat belirsizliğin sağladığı avantaj aynı zamanda önemli bir risk taşır. Çünkü bir kelimenin içine herkes kendi beklentisini yerleştirebiliyorsa, bir noktadan sonra partinin kendisinin o kelimenin ne anlama geldiğini açıklaması gerekir.

 

Yeni olan nedir? Kadrolar mı? Siyasi kültür mü? Ekonomi politikası mı? Aday belirleme yöntemi mi? Parti içi demokrasi mi? Devlet anlayışı mı? Yoksa yalnızca parti tabelası mı? Yeni Parti’nin siyasi kimliği, “yeni” olduğunu söylemesiyle değil, bu sorulara vereceği cevaplarla oluşacaktır.

 

Yeni Bir Parti, Eski Semboller

 

Burada ilk bakışta çelişkili görünen başka bir durum ortaya çıkıyor. Partinin adı geleceğe bakıyor. Kuruluş ritüellerinin önemli bölümü ise geçmişe.

 

Yeni Parti’nin 24 Temmuz’da, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 103. yıl dönümünde kurulması bunlardan ilkiydi. Özgür Özel aynı gün yaptığı açıklamada Lozan’a ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine doğrudan gönderme yaptı. Ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de Meclis açılmadan önce ziyaret ettiği Hacı Bayram Veli Camii’nde cuma namazı kıldı.

 

Yeni olduğunu söyleyen bir siyasi parti neden yüz yılı aşan sembollere ihtiyaç duyar? Çünkü siyasette yenilik tek başına meşruiyet üretmez. Hatta bazen tam tersine bir belirsizlik yaratır. Yeni olan henüz sınanmamıştır. Kurumsal hafızası oluşmamıştır. Seçmen kriz anında nasıl davranacağını bilmez. Hangi değerleri vazgeçilmez gördüğü, hangi konularda taviz verebileceği ve hangi siyasi geleneğe yerleşeceği henüz tam olarak belli değildir.

 

Tarihsel semboller bu noktada bir tür meşruiyet köprüsü kurar.

 

Yeni Parti’nin kuruluş sembolizminin verdiği mesaj kabaca şudur: Parti yeni olabilir. Fakat bağlı olduğunu söylediği siyasi gelenek yeni değildir.

 

Lozan, Birinci Meclis’in kuruluş hafızası, Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu değerleri bu nedenle yalnızca geçmişe yönelik anmalar değildir. Aynı zamanda yeni siyasi yapının kendisini hangi tarihsel devamlılık içinde konumlandırmak istediğini gösteren işaretlerdir.

 

Böylece “Yeni” kelimesinin yarattığı belirsizlik, oldukça tanıdık bir tarihsel referans sistemiyle dengelenir. Parti geleceğe doğru yürürken geçmişten bir referans mektubu taşır.

 

“Kimsenin Partisi Değil” Söyleminin Sınırı

 

Bütün bu sembolik mimarinin ortasında çözülmesi daha zor bir mesele bulunuyor. Bir siyasi parti gerçekten kimsenin partisi olabilir mi? Siyaset sosyolojisi açısından cevap büyük ölçüde “hayır”dır.

 

Her siyasi parti belirli aktörler tarafından yönetilir. Kaynakları birileri dağıtır. Aday listelerini belirli kurumlar veya kişiler oluşturur. Parti örgütünde bazı aktörler diğerlerinden daha güçlüdür. Bazı talepler diğerlerinden önce gelir.

 

Bu nedenle “partinin sahibi yok” veya “kimsenin partisi değil” gibi ifadeleri sosyolojik bir durum tespitinden çok, bir siyasi iletişim iddiası olarak okumak gerekir. Nitekim Özgür Özel daha sonra Yeni Parti’de herkesin yeni olduğunu, partinin bir sahibinin bulunmadığını ve katı bir hiyerarşi istemediklerini de söyledi. Bu söylemin gerçek karşılığı ise ancak parti çalışmaya başladığında görülebilir. Çünkü Yeni Parti açısından önemli bir paradoks bulunuyor.

 

Özgür Özel ne kadar bunun kendi partisi olmadığını söylerse söylesin, Yeni Parti’nin kuruluşu bugün onun siyasi liderliğinden bağımsız düşünülemiyor. Partinin kurucu Genel Başkanı Özel. Kamuoyundaki en görünür aktörü Özel. Kuruluş sürecini yöneten isim Özel. Yeni siyasi yapının hikâyesini kamuoyuna anlatan kişi de büyük ölçüde yine Özel. Dolayısıyla bağımsızlık iddiasını en güçlü biçimde dile getiren kişi, zaman içinde partinin bağımsızlaşması gereken kişi haline gelebilir.

 

Bu, Özel’in liderliğinin parti açısından bir sorun olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, bugün Yeni Parti’nin sahip olduğu siyasi sermayenin önemli bölümü bu liderlik sayesinde kullanılabilir durumda.

 

Fakat liderlik ile kurumsallaşma aynı şey değildir. Güçlü bir lider yeni bir partinin tanınmasını hızlandırabilir. Seçmene güven verebilir. Örgütü bir arada tutabilir. Medya görünürlüğünü sağlayabilir. Aynı lider partinin bütün siyasi anlamını kendi kişiliği üzerinde toplamaya başladığında ise farklı bir problem ortaya çıkar.

 

Lider görünür oldukça kurum görünmez hale gelebilir. Yeni Parti’nin önündeki siyasi iletişim sınavlarından biri de bu olacaktır. Özgür Özel’den bağımsız bir Yeni Parti cümlesi kurulabilecek mi?

 

Liderden Partiye Geçiş

 

Siyasi hareketlerin kuruluş dönemlerinde lider merkezli iletişim şaşırtıcı değildir. Yeni örgütün henüz güçlü bir kurumsal hafızası, kendi siyasi başarıları veya yerleşmiş sembolleri bulunmaz. Lider bu boşluğu geçici olarak doldurur. Fakat kuruluş avantajı zaman içinde kurumsal bağımlılığa dönüşebilir.

 

Max Weber’in karizmatik otoritenin rutinleşmesi üzerine yaptığı ayrım burada faydalı bir referans sunar. Weber’in temel problemi yalnızca karizmatik liderin ortaya çıkışı değildir. Karizma etrafında oluşan hareketin, liderin kişisel otoritesini kalıcı kurumlara nasıl dönüştüreceğidir.

 

Yeni Parti henüz böyle bir sürecin başında. Fakat sorunun kendisi bugünden görülebiliyor. Parti ilk ciddi siyasi anlaşmazlığında ne yapacak? Genel Başkan ile parti örgütü arasında görüş ayrılığı yaşandığında hangi mekanizma çalışacak? Adaylar hangi yöntemle belirlenecek? Partinin siyasi çizgisi tek bir liderin açıklamalarından mı, yoksa kurumsal süreçlerden mi üretilecek?

 

Bu soruların bazılarına Yeni Parti şimdiden cevap vermeye başladı. Özel, delege sisteminin etkisini azaltacaklarını; üyelerin ilçe başkanını, il başkanını ve genel başkanı doğrudan seçmesini hedeflediklerini açıkladı. Eğer uygulanırsa bu tür mekanizmalar yalnızca parti içi demokrasi açısından önemli olmayacaktır. Aynı zamanda “kimsenin partisi değil” söyleminin kurumsal karşılığını oluşturacaktır. Çünkü bir partinin lidere ait olmadığını kanıtlamanın en güçlü yolu, bunu söylemek değildir. Liderin yetkisini gerçekten sınırlandırabilecek kurumlar oluşturmaktır.

 

Bağımsızlık İlan Edilmez

 

Yeni Parti vakasının siyasi iletişim açısından en öğretici tarafı da burada ortaya çıkıyor. Bir siyasi örgütün bağımsızlığı kuruluş konuşmasında ilan edilebilir. Fakat seçmenin zihnindeki bağımsızlık algısı bir basın açıklamasıyla kurulmaz. Zaman içinde birikir. Partinin ilk ciddi siyasi anlaşmazlığında aldığı pozisyonla. Adaylarını nasıl belirlediğiyle. Kendi liderine ne kadar itiraz edebildiğiyle. Eski partisinden hangi konularda ayrıştığıyla. Hangi seçmen gruplarını kaybetmeyi göze alabildiğiyle. Ve belki de en önemlisi, tercih yapmak zorunda kaldığında neyi tercih ettiğiyle.

 

Çünkü siyasi kimlik, herkesin aynı anda memnun edilebildiği konularda değil, bazı seçeneklerden vazgeçilmesi gerektiğinde görünür hale gelir.

 

Bu nedenle Yeni Parti’nin bugün kullandığı “herkesin partisi” söylemi henüz tamamlanmış bir siyasi kimlik değildir. Bir vaattir. “Kimsenin partisi değil” söylemi de bağımsızlığın kanıtı değildir. Bir iddiadır. Bu iddianın siyasi kimliğe dönüşmesi, partinin kendisini doğuran CHP geçmişinden ne ölçüde farklılaşabildiği kadar, kendi kurucu liderinden ne ölçüde kurumsal olarak bağımsızlaşabildiğine de bağlı olacaktır.

 

Yeni kurulan siyasi hareketlerin karşı karşıya olduğu temel paradoks belki de tam olarak budur. Bir parti kurmak için çoğu zaman güçlü bir lidere ihtiyaç vardır. Fakat bir partinin kalıcı bir kuruma dönüşebilmesi için bir noktadan sonra liderinden daha büyük hale gelmesi gerekir. Yeni Parti’nin gerçek “yeniliği” de tabelasında değil, bunu başarıp başaramayacağında ortaya çıkacaktır.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page