top of page

Cumhuriyet Fikrinin Türk Tarihindeki Temelleri

Yazarın fotoğrafı: Koray Şerbetçi
Koray Şerbetçi
59 dakika önce
5 dakikada okunur
Bu makale Politika & Retorik Dergisi'nde yayımlanmıştır. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak makalenin PDF versiyonunu indirebilirsiniz.

Görsel 1: Mustafa Kemal Paşa, Birinci TBMM’nin ikinci yasama yılının ilk oturumunda milletvekillerine hitap ederken, Ankara, 1 Mart 1921
Görsel 1: Mustafa Kemal Paşa, Birinci TBMM’nin ikinci yasama yılının ilk oturumunda milletvekillerine hitap ederken, Ankara, 1 Mart 1921

“Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun idare Cumhuriyettir.” Atatürk’ün bu sözü, Cumhuriyet ile Türk tarihi arasında nasıl bir bağ kurulduğunu düşündürüyor. Eski Türk devletlerinde elbette bugünkü anlamıyla bir Cumhuriyet yönetimi yoktu. Buna rağmen meclislerde karar alma, yöneticileri seçme ve devlet işlerini ortak sorumlulukla yürütme gibi uygulamalar, bu fikrin tarihî zeminini anlamak için dikkat çekici örnekler sunuyor.


Asya Hunlarında devlet işleri, ilkbaharda yapılan büyük toplantılarda görüşülüyordu. Hükûmet üyeleri, askerî ve sivil görevliler ile boy temsilcileri bu toplantılarda görevlere ve unvanlara ilişkin kararlar alıyor, hükümdarı seçiyordu. Hakan milleti temsil ediyor ve halkın ihtiyaçlarını gözetiyordu. Meclislerin devlet ve millet meclisi diye anılması, yönetimdeki önemlerini gösteriyordu. MÖ 55’te Hun meclisi, esareti reddederek devletin varlığını korumak için mücadele kararı aldı. Bizans elçisi Priskos da 448’de Avrupa Hunlarında önemli teklifleri görüşen seçkinler meclisinden söz etti. Meclis geleneği Göktürklerde de sürdü. Kağan, devlet ileri gelenleri ve halkın katıldığı toplantılar yapıldı. Tabgaçlarda ve Hazar Hakanlığında ihtiyarlar meclisi vardı. Uygurlarda devlet ve halkın katıldığı toplantılar yapılır, çalışamayanlara devlet yardım ederdi. Oğuzlar devlet meselelerini Kengeş kurultayında görüşürdü. Halifenin elçilik heyetinin ülkelerinden geçişi bir hafta müzakere edilmiş ve ortak kararla kabul edilmişti. Bu örnekler, devlet işlerinde hükümdarın bir danışma geleneği içinde karar verdiğini göstermektedir.


Dahası yönetimdeki bu uygulama sadece danışma ile sınırlı kalmamış, özellikle göçebe geleneğin etkisiyle seçim uygulaması da görülmüştür. Bunun çarpıcı bir örneği kuruluş döneminde Selçuklularda karşımıza çıkmaktadır. 1040 yılında kazanılan Dandanakan Savaşı’nın ardından toplanan kurultayda Tuğrul Bey, boy beylerince yeni kurulan Selçuklu Devleti’nin hükümdarlığına seçildi. Bu uygulamayı Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da görmekteyiz. Tarihsel kayıtlarda uç beylerinin bir araya gelerek Osman Bey’i devletin başına getirdiği aktarılıyor. Bu örnekler, farklı dönemlerde Türk devlet geleneğinde meclis ve seçim düşüncesinin değişen biçimlerde yaşadığını gösteriyor. Fakat kuşkusuz eski Türklerdeki uygulamaları modern Cumhuriyetle aynı saymak tarihsel açıdan doğru olmaz. Ama yine de bu örnekler seçim, eşitlik ve ortak sorumluluk düşüncelerinin Türk siyasal hayatındaki uzun geçmişini gösterir.


Tarihsel süreçte Cumhuriyet modelinin modern siyasal örneği ve uygulaması ilk defa 20. asırda Batı Trakya’da ortaya çıktı. Türk tarihindeki bu ilk cumhuriyet, Azerbaycan Cumhuriyeti’nden beş, Türkiye Cumhuriyeti’nden on yıl önce kuruldu. Balkan Savaşlarının ardından 31 Ağustos 1913’te kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, resmî olarak “Garbi Trakya Müstakil Hükümeti” (Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti) adıyla ilan olundu. Devlet, Hoca Salih Efendi’nin cumhurbaşkanlığında tek dereceli seçimli bir temsilciler meclisi oluşturarak cumhuriyet şeklinde teşkilatlanmıştır. Fakat bu ilk cumhuriyet örneği dönemin şartlarında sınırlı kuvvetlerle kurulduğu için kısa bir sürede tarihe karıştı. Bu kısa deneme dahi Türklerin kurduğu ilk cumhuriyet olarak tarihî önem taşıyordu.


Millî Mücadele ve Millî İrade


Millî Mücadele’ye kadar Cumhuriyet kavramı henüz aydınlar arasında teorik olarak tartışılan bir fikirdi. Genç Osmanlılar ve Jön Türkler arasında cumhuriyet yönetimi, entelektüel düzeyde bir aydın tartışmasından öteye gidememişti. Fakat Millî Mücadele yıllarının şartları ve kendine özgü pratiği içinde milletin kendi iradesine sahip çıkma çabasıyla birlikte cumhuriyet yönetiminin altyapısı oluşturuldu ve cumhuriyet bir fikirden harekete dönüştü.


Aslında Millî Mücadele yıllarında yerel kurtuluş hareketlerinin bazılarında millî iradeye dayalı olarak kimi bölgelerde adı konulmamış, kimi bölgelerde ise açıkça bölgesel cumhuriyet idareleri kurulmuştu. Örneğin Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Osmanlı Devleti’nin çökebileceğini ve Trakya’nın parçalanabileceğini düşünerek bütün Trakya’yı kurtarmayı, gerektiğinde bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı amaçlıyordu. Bunun yanında Elviye-i Selase olarak anılan Kars, Ardahan ve Batum’da ise Cenub-i Garbi Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi (Güneybatı Kafkasya Cumhuriyet Hükümeti) adıyla açık bir yerel cumhuriyet kuruldu. Erzurum Oltu’da ise Sovyet deneyiminden ilhamla Oltu Şura Hükümeti ortaya çıktı. Anadolu dışında, özellikle Kafkaslarda şûra veya cumhuriyet adını kullanan başka yönetimler de görülmekteydi. Bu deneyim sadece Anadolu ile sınırlı kalmadı. 1918’den itibaren farklı bölgelerde cumhuriyetler kuruldu. Osmanlı hâkimiyet sahası dışında Türk dünyasında ilk örnek olarak Azerbaycan’da cumhuriyet ilan edildi. Bunun yanında Başkurtlar, Kırgızlar ve Rus Çarlığı içindeki başka Türk toplulukları da cumhuriyet ilan ettiler.


Görsel 2: Resimli Gazete’nin 3 Kasım 1923 tarihli sayısında Cumhuriyetin ilanı
Görsel 2: Resimli Gazete’nin 3 Kasım 1923 tarihli sayısında Cumhuriyetin ilanı

Türkiye Cumhuriyeti’ne Doğru


Bunun yanında Cumhuriyet fikrinin başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Millî Mücadele liderleri arasında ne zaman belirdiği uzun zamandır merak edilen bir konudur. Mazhar Müfit Kansu’nun aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, 1919 yılının Temmuz ayında, Erzurum Kongresi’nden önce gelecekte hükûmet biçiminin Cumhuriyet olacağını söylemişti. Yine İsmet Paşa da Sakarya Savaşı sürerken, 1921’in ortalarında Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Halide Edip Adıvar’a ileride Cumhuriyet kurulmasının zorunlu hâle geleceğinden söz ettiği kayıtlarda yer almaktadır. Bu düşünce yalnızca Millî Mücadele’nin lider kadrosu içinde kalmadı. İşgal kuvvetlerinden İngiliz Yüksek Komiseri Sir J. de Robeck, 17 Eylül 1919 tarihli yazısında Anadolu’daki millî hareketin yayıldığını ve bir Anadolu Cumhuriyeti’ne doğru geliştiğini Lord Curzon’a bildiriyordu.


İstanbul’un resmen işgal edilmesinden sonra 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması, Millî Mücadele’de yeni bir dönem başlattı. Meclis, aldığı kararlarla ülke üzerinde söz sahibi olan tek makam olduğunu gösterdi. Bu aslında fiilen bir cumhuriyetti. Bunun yanında TBMM tarafından 1921’de kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye anayasası da mücadelenin başından beri fiilen cumhuriyetin ilkelerini açık biçimde içermekteydi. Bu anayasanın ilk maddesinde yer alan “Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir” hükmü, birçok kişi tarafından adı konmamış Cumhuriyetin ilanı olarak değerlendirildi. Millî egemenlik artık yalnızca bir hedef değildi, Meclisin dayandığı yönetim ilkesiydi.


Zaten Millî Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması istikameti netleştirmişti. Bu karar, Ankara ile İstanbul arasında mücadele boyunca süren iktidar çekişmesinin Ankara lehine sonuçlandığını ve Ankara Hükümeti’nin artık bir cumhuriyete doğru gittiğini gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa, bu süreçte yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda millî egemenliğe vurgu yapıyor ve bu ilkeden geri dönülmesinin mümkün olmadığını dile getiriyordu. Böylece yönetim biçiminin adı henüz resmen konmamasına karşın kamuoyu Cumhuriyet düşüncesine hazırlanıyordu.


Cumhuriyetin İlanı


Mustafa Kemal Paşa 22 Eylül 1923 tarihinde Avusturya’da yayımlanan Neue Freie Presse gazetesi muhabiri Mösyö Josef Hans Lazar’a Ankara’da verdiği demeçte Cumhuriyet ifadesini açıkça dile getirdi. Demeç 27 Eylül 1923’te Anadolu’da Yeni Gün ve Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinde yayımlandı: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, milletin tek gerçek temsilcisi olan Mecliste ortaya çıkmış ve toplanmıştır. Bu iki kavramı tek kelimeyle özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.” Bu sözler, millî egemenlik ilkesinin yönetim biçimiyle birlikte ifade edilmesinin zamanının geldiğini gösteriyordu.


Görsel 3: Orhun yazıtlarından Kül Tigin anıtı
Görsel 3: Orhun yazıtlarından Kül Tigin anıtı

Cumhuriyetin ilanını sağlayacak ortamsa, hükûmet bunalımıyla oluştu. Mustafa Kemal Paşa oluşan hükûmet bunalımının cumhuriyetin ilanı için en uygun zaman olduğu kanaatine varmıştı. 28 Ekim akşamı hazırlanan anayasa maddelerindeki değişiklik tasarısı ertesi gün Meclise sunuldu. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan düzenlemeyle birinci maddeye Türkiye Devletinin hükûmet biçiminin Cumhuriyet olduğu yazıldı. Böylece uzun süredir fiilen gelişen millî egemenlik anlayışı, devletin resmî yönetim biçimi olarak ilan edildi. Aslında milletvekili Abdurrahman Şeref Bey durumu çok net tespit etmişti: “Hakimiyet milletindir, kime sorarsanız bu sonuç, cumhuriyet demektir, doğan çocuğun adıdır.”


Böylece 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesiyle Hunlardan, Göktürklere, Oğuzlara, Selçuklulara ve Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan örneklerle ortak karar alma, danışma ve seçim düşüncelerinin tarih içindeki izleri 20. asırda net bir devlet yönetim biçimi olarak kendisini göstermişti. Türk tarihini ve milletinin özelliklerini yakından tanıyan Atatürk, bu nedenle cumhuriyeti bu tarihsel birikime en uygun yönetim biçimi olarak değerlendiriyordu. Hun meclislerinden Batı Trakya’daki ilk Türk Cumhuriyeti’ne, Millî Mücadele’nin yerel yönetim deneyimlerinden TBMM’ye uzanan çizgi, farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da bu tarihî birikimin ortak noktası, millet iradesinin yönetimde söz sahibi olmasıydı.

 
 
 

Yorumlar


Siyasal İletişim ve Marka Akademisi

bottom of page